20 Temmuz 2018 Cuma
Ercan Gündoğan
Ercan Gündoğan 07 Temmuz 2018 Cumartesi Tüm Yazıları »

Sistem-yapı-özne ve sosyalist politika I

Hoşumuza gitsin gitmesin, nesnel bütünlüğün belirleyiciliği, tek tek ya da yan yana gelmiş, örgütlenmiş öznelerin gücünü aşar. Özneler, kişi ya da örgütlenmiş özneler olarak, ancak ve ancak, yapının dönüşüm anlarını değerlendirebilirler. Ekleyelim, yapı da sanıldığının aksine tek belirleyici değildir. O da, sistem tarafından kuşatılır.

Belirleme kademelenmesi demek ki, sistem, yapı ve özneler biçiminde sıralanır.

Marksistler ve sosyalizm için yazalım: Kapitalist sistem vardır, kapitalist yapılar oluşur, kapitalizmi yaşayan, üreten ve bir de ona karşı özneler bulunur.

Toplum bilimlerinde, özellikle tarih biliminde, öznelerin, önemli kişilerin yaşamları, kararlarının önemi ve ağırlığı üzerine eskiden gelen bir tartışma bulunuyor. Örneğin, Alman faşizmine bakan kişinin daha bakmadan önüne gelen özne Hitler'dir. Ya da Ekim Devrimi deyince, elbette bu özne Lenin'dir. Kemalist dönem mi, bu kişi, Mustafa Kemal Atatürk'tür. 

Bu hareketler, dönemler, bu kişileri ön plana çıkartmış, onlara olağanüstü güçler vermiştir. Biz de bu kişilerle egemen oldukları dönemi özdeşleştirir, hatta, bu kişileri yarattıkları hareketlerin üzerinde, hatta dışında, tek ve gerçek güçler olarak görürüz.

Yanlıştır. Alman faşizminde Hitler o güce ulaştıysa, ona benzeyen, onu beğenen, onu onaylanan insanlar olduğu içindir. Daha da fazlası, Hitler gibi pek çok kişi de vardır. 

Ekim Devrimi'nde de, Lenin'in olağanüstü donanımı, diğer, pek çok ve benzer Marksistlerin olmadığı anlamına gelmez. Kaldı ki, Lenin'e benzer başkaları da olduğu için, Lenin  Lenin olarak gelişebilmiş, tarihsel bir güce dönüşebilmiştir.

Türkiye'de kimse, Kemalist dönemin tek yaratıcısı, karar alıcısı olarak Atatürk'ü göremez. Osmanlının son elli yılında yetişen, benzer ilgi ve sorunsallara sahip pek çok bürokrat, aydın, asker vardır. 

Ortak noktaları, yukarıda belirttiğimiz belirlenme kademelerini çok iyi bilmeleri, hissetmeleri, bu çerçevede de, ne zaman ne yapılacağını, yapılabileceğini, yapılması gerektiğini, hem diyalektik hem  de doğru ve hızlı tespit edebilmeleri ve elbette eyleme geçebilmeliridir. Bu tarihsel kişiliklerin başarıları ideolojimize, sınıfsal bakışımıza göre, olumlu olumsuz, yeterli, yetersiz olabilir. Ancak kesin olan, bu öznelerin sistem-yapı-özneler bağlantısını kurabilme yeteneğini gösterenler içinde özel bir yere sahip olmalarıdır.

Esas konumuz olan sosyalist politikaya dönelim: 

Son kırk yılın sisteminin tipik özellikleri neo-liberal sermaye birikimi, rejimidir. Bu dönem kuramsal zorunluluk olmamakla birlikte, yeni bir tür ekonomik küreselleşmeyi de beraberinde getirdi. Küreselleşme de pek çok yeni gelişmeyi yarattı, üretti, zorladı. Ancak, sosyalist politika sadece bizde değil, dünyada da, büyük ölçüde, "tepki" verdi! Çünkü sosyalist politika, ya Ekim Devrimi'ni ve sonrası devrimleri düşünüyor, ya da İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişen "sosyal-demokrat Keynesçi" uzlaşma sistemi içinde politika yapmayı biliyordu. Ancak, yeni sisteme tepki verilirken, bir de yıkım yaşandı ve bu da kendini koruma, derlenme, toparlanma sorununu gündemin birinci sırasına yerleştirdi. 

Bu sistemik bağlama uyarlanmanın başarılamaması, tek tek yapılara uyarlanma sorununu da getirdi elbette. Örneğin, devletin kamusal nitelikleri azalırken, kaba sınıf çıkarları daha fazla ön plana geçiyordu. Ama, sosyalist politika, büyük ölçüde yine "tepkisel" davranıp, neo-liberal öncesi dönemin "kazanılmış hakları" söylemini benimsedi. Oysa, olmakta olan o hakların alınması, zayıflatılması, küçültülmesiydi. Onlar örneğin kamu şirketlerini, varlıklarını özelleştiriyor ya da satıyorlardı; bizse, "özelleştirme karşıtı" bir solcu kamusallıkla sosyalist politika yapıyorduk. Onlar sonunda satacak bir varlık bırakmadılar, ama biz "özelleştirme karşıtlığı" düzeyinde kala kaldık.

Öznel alan, bağlam da, doğal olarak, ilk iki belirlenme alanı içindeydi zaten, ama kendi bağlamı içinde de parçalanmaya, zayıflamaya, kişiselleşmeye başladı. Sisteme ve yapılara gösterilen tepkisellik, özneler kapsamında, kişisel tepkiselliklere, rekabete, kavgalara dönüştü. Bu kişisellik özellikle Türkiye'de gereğinden fazla ve çoğu kere de zararlı "öz-eleştiri" furyasına dönüştü. Sosyalist politika içine döndü, eleştiriyi bırakıp, öz-eleştiri yapmaya başladı. Sosyalist politika küçük dernek faaliyetlerine dönüşürken, düşünsel olarak kendini üretse de, politik güç olmaktan çıktı. Politik yaşamda izleyici durumuna düştü.

Öznel alan dedik, sosyalist politika şu tarihsel sorunu da hala yeterli bir kuramsal düzeyde  çözememiştir: 1968 sonrası ortaya çıkan yeni politik özneler, talepler, protestolar, yeni toplumsal hareketler sorunu. Örneğin kadın sorunu, çevre sorunu, kent sorunu, yeni haklar sorunu. Sosyalist politikada genelde şöyle düşünülmüştür: Tüm bu yeni hareketlerin, taleplerin mevcut sosyalist hareket ve örgütlenmeye nasıl "entegre" edileceği ya da sosyalist kurama ve stratejiye, bu yeni ögelerin nasıl katkı yapabileceği. Özetin özeti, kendi çizgimiz için söylersek, "post-modern" dönemin koşullarında nasıl Marksist-Leninist sosyalist politika yapabiliriz?

Yanıtımızı hemen verelim ve yazının devamını bekleyelim:

Post-modern koşullarda, dönemde, bir tür neo-Leninizme gereksinimiz vardır. Bunun için de, Lenin'in yapıp yazdıklarının yanında ve ötesinde, onun düşünme biçimini daha fazla önemsemeliyiz. Lenin sonrasında Leninizmin ilkeleri olarak formüle edilmiş düşünceler ve uygulamalar, Leninizmin ilkeleri değil, Lenin'in (Leninizmin) sadece ve sadece kendi dönemi ve koşullarında, sosyalizm için düşünüp önerdiği, "politikalardır". Ama tüm bu politikalar demetinin ötesinde önemli olan, Lenin'in emperyalizmi de, ulusal sorunu da, köylü sorununu da, örgüt ve bilinç sorununu da, sadece döneminin sosyalist devrim sorunu içinde ele aldığıdır. Ele alınan sorunlar sadece sosyalist devrim nedeniyle önemlidir ve Lenin'in esas katkısı da tüm bu sorun ve konuları sosyalist kuramın ve devrimin içine "araçsal" olarak yerleştirebilmesidir. 

Biz, neo-Lenin'in de, o günün Lenin'i gibi benzer diyalektik düşünceyle yoluna devam edeceğini düşünüyoruz. Ancak, zaman farkını düşünürsek, iki Lenin arasında bolca sert diyalektik tartışma olacağını beklemeliyiz.

Sorunumuz şudur: 

Sosyalizm için şu an nasıl bir sistemdeyiz, nasıl yapılarla karşı karşıyayız ve öznelerin durumu nedir? Ve neo-Lenin bu durumda nasıl düşünür, nasıl politika yapardı?