Sosyalistlere düşen görev

Ara sıra, gündelik siyaset hayhuyunun ötesine geçip yakın gelecekte Türkiye’de siyasetin genel hatlarıyla nasıl şekillenebileceğini düşünmekte yarar var.

Bunu söylediğimizde işin içine elbette çok sayıda etmen girecektir. Akla ilk gelenler ekonomik krizin seyri, Türkiye’nin bölgedeki politikaları, ABD ile ilişkiler, sermaye sınıfının tutumu, Kürt siyasetinin yönelimleri, sınıfta ve halkta hareketlenme gibi etmenlerdir.

Ancak, bu gibi etmenlerin her birine çeşitli değerler verip hepsinden hareketle “Türkiye şuraya gidecek” çıkarımında bulunmak çok güçtür. Her biri ne kadar önemli olursa olsun, etmenler ve olasılıklar önsel olarak verili bir çerçeveye oturacaktır. İleride, yaşanan süreçler sonunda bu çerçeve parçalanacak olsa bile…

Bize göre çerçeve şudur: Türkiye’de siyaset, 1910’ların Hürriyet ve İtilaf Fırkasıyla başlatılabilecek, bugünse 16 yıllık AKP iktidarında ifadesini bulan bir anlayış ile izini aynı dönemin İttihat ve Terakki’sine kadar sürmenin artık mümkün olmadığı bir başka hat arasındaki mücadeleyle şekillenecektir.

Ortadaki asimetriyi açıkça söylemek gerekir: AKP, 20. yüzyıl başlarına kadar geriye giden bir dünya görüşünün ve siyasetin, gerekli değişiklikler yapılmış olarak, bugünkü cisimleşmiş halidir; buna karşılık bugünkü muhalefetin ana gövdesini, 20. yüzyıl başlarındaki bir şekillenmeyle tanımlamak mümkün değildir.

Asimetridir, ama böylesi daha iyidir…

O zaman şu oluyor: Türkiye’de yakın geleceğin “ana akım” siyaseti, kendi anlayışının uçlarına kadar gitmekte ısrarlı, her hal ve koşulda iktidar olarak kalmaya kararlı bir AKP ile modernlik ve laiklik dâhil ne varsa artık hepsini ya burjuva-liberal demokrasi çerçevesinde ve/ya da nostaljik geçmiş ziyaretleriyle savunan bir başka anlayış arasındaki mücadele üzerinden yol alacaktır.

Ya sosyalizm, sosyalistler?

Oraya da geleceğiz…

***

Reis’in varlığı ya da yokluğu AKP’nin geleceği açısından kuşkusuz büyük önem taşımaktadır. Hatta belirli bir durumda “dağılmayı” kaçınılmaz kılacak kadar… Ancak, Reis olsa da olmasa da gerek tarihsel süreklilik gerekse 16 yıllık iktidar, AKP’nin temsil ettiği dünya görüşünü ülke siyasetinden silinip kazınması mümkün olmayan bir yere taşımıştır. Aynı görüşün, muhalefetin ana gövdesine nüfuz edecek, orasını tırtıklayacak kozları da vardır. O kadar ki bu nüfuzun örneğin CHP’ye, kendine “ulusalcı” diyen kesimlere, hatta Kürt siyasetine kadar uzanması kimseyi şaşırmamalıdır.

ABD ile restleşmeler, şu meşhur “beka sorunu”, “darbe karşıtlığı” , “gün milletçe kenetlenme günüdür” türü söylemler, giderek “İttihatçı-CeHaPe geleneğinin dışında olma”, çeşitli kapıları açacak bir maymuncuk olma işlevini henüz korumaktadır.   

Bu durumda önümüzdeki dönemin ana akım siyaseti, herhangi bir seçimin sonuçlarından, Reis’in olup olmamasından görece bağımsız biçimde AKP + karşı taraftan konjonktürel devşirmelerin oluşturduğu “blok” ile liberal demokrasinin klasik ilkelerini tekrarlamanın ve kimi anakronik referansların ötesinde herhangi bir “Türkiye vizyonu” olmayan, dağınık, gevşek, kırılgan, bu nedenle “blok” denemeyecek bir başka kesim arasındaki çekişmelerle seyredecektir.

***

Sosyalizme ve sosyalistlere gelince…

AKP karşıtı toplamın az önce sözü edilen zaafları bu iktidarın geriletilmesi açısından bir dezavantaj sayılsa bile sosyalizm perspektifi için kimi fırsatlar da sunmaktadır.

Jakoben gelenekse, Cumhuriyetin kazanımlarıysa, bağımsızlıksa, laiklik ve kamuculuksa, bunların İttihat ve Terakki’ye, 1930’lara, Kemalizm’e geri dönüp oradan yürüyerek güncellenmesi ve canlandırılması artık mümkün değildir. Olması gereken ve olabilecek olan, bunların hepsinin, taşıdıkları kimi değerlerle birlikte sosyalizm vizyonuna soğurulmasıdır.

Adı üstünde, sosyalistlerden başkasının yapabileceği bir iş değildir.

Kimi sanatçıların “saraya yanaşmalarına”, Yılmaz Özdil’in kitap olayına,  Metin Feyzioğlu’nun AKP ziyaretlerine, laik ve aydın sosyolog/antropolog ekürinin yazıp çizdiklerine ve buna benzer şeylere öfke duyuluyorsa, geleneksel bir kesimin artık omurgasız kalmasına bağlanmalıdır. Yalnızca kişisel olaylar olarak görülmemelidir. Bir anlayışı ayakta tutan ilkeler manzumesinin artık dağılmış olmasına verilmelidir.

“Onlarınki buraya kadarmış, gerisi bizim işimiz” denmelidir.