14 Ağustos 2018 Salı
Ercan Gündoğan
Ercan Gündoğan 09 Haziran 2018 Cumartesi Tüm Yazıları »

Somut, basit ve gerçek!

Gerçekten de düşünce tarihinde olmuştur. Örneğin yer çekimi gerçek mi değil mi türünden tartışmalar. Ya da abartıp söyleyelim: Taş gerçek mi, değil mi?

Şimdi olsa tartışmayı bitirmek için yer çekimini tartışan derin düşünceli kişiyi balkondan aşağı atmak yeterli olurdu. (Birinci kat olsun en azından). Yere düştüğünde bu türden derin "gerçekleri" anlayacaktır. Taş konusunda şüpheleri olan derin düşünceli kişinin de kafasına bir taş atmak yeterlidir. O da hemen anlayacaktır, taş gerçek mi, değil mi? (Taş küçük olsun olur mu?).

Şimdi daha güncel konularla ilgili yazalım: 

Faiz gerçektir, ama nedir? Bunun yanıtını ekonomistlere değil, borcu olanlara sorun yeterlidir. Kişi borçlu da ondan! Genel olarak faiz niye var? Borçlu olanlar var da ondan! Tüm borçları sıfırlayın, faiz de sıfıra iner, hatta "yok olur". Bazıları kişi, şirket, devlet, niye borçlu? Paraları yok da ondan! Derin düşünceli kişiyi daha da derine indirelim ve soralım: Bazı kişi, devlet ya da şirketlerin neden paraları yok ya da yetersiz? 

Burada taş fırlatmaya gerek yok! Gelir giderden azdır herhalde. Ya da, gelir nedense (?) çok azdır gidere göre...Ya da birileri birilerinin parasını, malını mülkünü çalmıştır. Bilemeyiz. Ancak, şunu biliyoruz, çalıştıkça borçlanan, borçlandıkça daha fazla çalışmakta olan halk sınıfları vardır. Halk sınıfları borçlu olunca daha fazla çalışırlar. Niye, çünkü hem gelirleri azdır, hem de borçludurlar. Peki, bankalar, şirketler niye borçlu? Oysa epey paralı olmalılar. Hay Allah! onlar da halk sınıflarının tasarrufu olmadığı için ve de onları sürekli borçlandırıldıklarından, gidip başka kapitalistlerden para almak zorundalar. Borç vermekten mutluluk duyacak olan bankacımız da gidip başka bankalardan, ya da diğer para piyasalarından,borç alıyor. Yüce gönüllülük. Borç vermek için, başkalarından borç alıyorlar. Şirketler de borçlu. İşini sürdürmek, yeni yatırım yapabilmek için. Niye böyle, yine yüce gönüllülükten dolayı. İş yapsınlar, ülke kalkınsın, büyüsün, yurttaş da iş bulsun, bebekler sütsüz kalmasın. 

Devlet niye borçlu, borçlu da faiz ödüyor? Herhalde o da harcamaları için para bulamıyor. İyi de o kadar vergi geliri? Hem gelirine göre niye harcama yapmaz? Bütçesi yok mu devletin? 

Bak kardeşim, taş yaklaşıyor kafanın en güzel yerine...Devlet parayı halk sınıflarından toplar. Bankası, şirketi vergi verse de vermez, veremez. Bankadan vergi alırsan faizleri yükseltirsin. Şirketlerden alırsan,ürettikleri, sundukları, sattıkları her neyse, onun fiyatını arttırırlar, o kadar! Yani, isteseler de, vermezler! Hadi verebildiler, hemen geri de alırlar! Buna "taş teorisi" diyebiliriz". Öyleyse devletin geliri, senden alınanlara deniyor. Devletin harcadığı para, giderleri ise, zorunlu yatırımlar hariç, ya içeriye ya da dışarıya her zaman borç ödemesidir. Yatırımlarsa, hem sen daha iyi çalış, hem de fazla ücret-maaş isteme diyedir. Örneğin, devlet parasız ilkokul eğitimi sağlamasa,sen bu ücretle nasıl geçinecektin?. Ya da emekliliğinde bir miktar para verilmese sana, sana bakacak çocuklarının ücreti, maaşı artmalıydı, değil mi? Çalışanların biraz eğitimli olması da gerekiyor, biliyorsun. 

Neticede devlet tümüyle senden alıp, aldığının bir kısmını sana mecburen "kamu hizmeti" vs olarak geri veriyor. Sana verdiği başka hizmetler de var elbette. Ordu, polis, yargı,sivil bürokrasi için yapılan harcamalar. Tüm bunlar da senin mutluluğun, sağlığın, güvenliğin için! Devletin kalan parası, aslında kalmamıştır, nereye mi gidiyor, hem yaptırdığı işler için kapitalistlere, hem de borç ödemelerine. Ama parası kalmamış olduğu için, tüm bunlar için de borçlanıyor. Bu borcu da elbette sen ödüyorsun. Buna da taş deniyor. 

Taşı kafaya yememek için, daha basit ver gerçekçi sormak gerek: Bu devletin yorganı bacak boyuna getirilemez mi? Ne kadar vergi topluyorsa, o kadar harcama yapsın! Hesap uzmanları, bütçe uzmanları, plancılar ne işe yarıyor? 

Yanıt taş kadar gerçek: Borçlu olmayan devlete devlet denmez. Çünkü devlet zenginliğin üretimi, dağıtımı ve aktarımında kapitalist bir şirkete benzer. Topladığı parayı doğrudan ya da dolaylı piyasaya, kapitalistlere aktarır. Parası yoksa borçlanır, banklara faiz geliri aktarır. Daha da öteye gider ve "özel kapitalistlerin" borçlarını kısmen de olsa, "kamulaştırır", "kamu borcuna" dönüştürür. Büyük şirketler dara düştüğünde de borçlarını türlü türlü araçlarla azaltır, kamulaştırır. Hatta toplanan vergilerden kapitalistlere düşük faizli (piyasa değerinin altında) kredi verir. Onlara yeni iş alanları (piyasa) açar, teşvik verir. 

Derin düşünceli kişi şu basit gerçeği de, sorgulayacaktır: Bu devlet dediğimiz şey, bir sınıfın egemenlik aracı mı değil mi? (Şu sosyalistlerin iğrenç ve basit iddialarından biri!).

Bu "taşa" benzeyen gerçeğin gerçekliğini anlamak için, derin felsefe, kuram gerekmiyor. Çünkü taşı yiyen taşı bilir. Yere düşen, yer çekimini bilmese de, onu anlar. Düşmemeye çalışır.

Doğrudan bilinç, kafaya taşı yememek, yere düşmemek için yeterli olabilir.

Taşın bilimini yapmak, ya da yer çekimini bilip fizik bilimi yapmak, başka bir bilinçtir.

Şimdi şunu önerelim yeter: 

Bizzat bir sınıfın parçası olan kişi, o sınıfı adını koymadan yaşamakta ve bu nedenle de "bilmektedir". Bizim katacağımız, ya da "götüreceğimiz" bilinç, zaten bilinen bu durum ya da, hatta, bu sınıfın bilimi de değildir. Katılacak ya da götürülecek bilinç, bilgi, sadece çaresizliğin, tek tek ya da grup halinde doğrudan yaşanan ve bilinen, her gün tekrar eden, somut gerçekliğin (taş yemeyi de düşmeyi de herkes bilir) aslında her an solunan havaya benzediği gerçeğinden yola çıkmaktır. 

Aslında bilinen gerçeği gösterebilmek. Buna bilinç katmak, götürmek denir mi? Hayır, bizzat göstermektir. Kafaya taş yemek, yüksekten düşmek, deneyimle ilgilidir. Peki, sosyalizm de gösterilebilecek, deneyimlenebilecek bir durum mudur?

***

Hem saptama hem de tez olsun aynı zamanda: 

Doğrudan deneyimlenemeyen, bilinemeyen, bilgi vardır. Ama bu bilgi bilgiyle ilgili uzmanlık gerektirir. Ancak, gerçeği kafasına taş yer gibi, yüksekten düşer gibi yaşayan insan, böyle bir bilgiye değil, aslında sadece politikaya, değişimin bilgisine gereksinim duyar.

Bilinç taşınabilen, getirilen götürülen bir şey mi? Dışarıdan bilinç aydının diğer aydınlara, olası aydınlara, aktardığı bilinçtir (Şu yazımıza tekrar bakılabilir: http://ilerihaber.org/yazar/disaridan-bilinc-ve-strateji-sorunu-30218.html ). Mevcut ideolojinin eleştirisi, yeni ideolojinin geliştirilmesidir. Bu bilinç ancak politikanın diline çevrildiğinde kitleyle buluşur. Politika en geniş anlamıyla, bilinç taşımaktan çok, mevcut bilinci etkilemek ve harekete geçirmek ve harekete geçirirken bu mevcut bilinci değiştirmek içindir. 

Seçim süreci yöneten bir politikacı düşünelim. Kampanyası sırasında oy desteğini arttırıyor. Oy artışının önemli bir nedeni, bilinmeyenleri söylemekten çok, elbette rakiplerini zayıflatacaksa işe yarar, zaten bilinenleri söyleyip umut oluşturmak, mevcut ama atıl gücün farkına vardırmak ve bu gücü politik güce dönüştürme yeteneği göstermektir. 

Son saptamamız, tezimiz ve önerilerimiz:

Sosyalist düşünce ve politika, doğrudan günlük ve tekrar ederek yaşanan somut alanı ve bu alanın içinde gelişen somut bilinci "yanlış bilinç" olarak değil, sadece bilimsel, bütünsel, kuramsal seviyede olmayan, diyalektik bağlantıları bulunmayan, politik içeriğe henüz ulaşamamış bir bilinç olarak görürse, daha da gelişecektir.  

Yabancılaşma, yanlış bilinç, özneyle nesnenin yer değiştirmesi, ve "dışarıdan bilinç" tartışmalarına...

Tüm bunları bir an için bir tarafa koyalım ve sınıfın bir parçası olarak bir bireyin sınıfını (başka türlü ifade edebilir) bizden çok daha somut ve doğrudan yaşadığını, bildiğini, anlayalım. 

Burada eksik ya da yanlış olan bilinç midir, bu bilinçle ilişkili geliştirilmiş bilim ve kuram mıdır, yoksa sadece, politik çaresizlik midir? 

Büyük ve çetrefil bir soru, ama yanıtlamaya başlamış sayılırız.