21 Eylül 2018 Cuma
Metin Çulhaoğlu
Metin Çulhaoğlu 13 Mart 2018 Salı Tüm Yazıları »

Rejimin tarz-ı siyaseti ve sol

Değerlendirilmesi gereken bir durumla karşı karşıyayız:

AKP’nin niyeti, Türkiye’ye giydirmek istediği gömlek bellidir; yapılanlar da neo-faşizmin kurumsallaştırılmasına yönelik işlerdir.  Ancak rejim bu doğrultuda yol alırken güncele, “bakalım ne çıkacak” sınamalarına ve doğaçlamalara fazla ağırlık tanımaktadır. Adımlar, önceden hazırlanan bir planın uzantıları olmaktan çok peş peşe yaratılan “özel” ortamlardan hareketle atılmaktadır.

Son günlerin gündem başlıklarına göz atalım: Erdoğan’ın “yargı kararlarına saygı” ve (sonra geri bassa bile) dinle ilgili sözleri, Çavuşoğlu’nun Fırat’ın doğusu ve Menbiç konusunda ABD ile “mutabık kalındığı” açıklaması, Cumhuriyet’ten Ahmet Şık ve Murat Sabuncu’nun serbest bırakılması…

Nasıl yorumlanmalı?

ABD-AB ile mesafelerin fazla açılmamasını sağlama, bu arada “Türk-İslam sentezindeki” milliyetçilik öğesini öne çıkarma ve “ulusalcıları” gıdıklama çabaları olarak değerlendirilebilir. Ancak hepsinin başka bir duruma endeksli olduğunu düşünmek de mümkün: Anlaşıldığı kadarıyla Afrin harekâtının bundan sonraki aşamasının gebe olduğu “aşırılıklar” Türkiye’yi uluslararası planda güç duruma düşürebilecektir; rejim de bu güçlükleri içeriyi daha fazla konsolide edip bir kez daha “fırsata çevirme” niyetindedir.

Özetle diyoruz ki rejimin hangi planın hangi etabını uygulamakta olduğuna değil önce hangi durumları yaratıp buradan hangi fırsatları çıkaracağına bakmak daha sağlıklı olacaktır.

Rejiminki de bir tarz-ı siyasettir.

***

Bu tarz-ı siyasetin karşılık bulması, aktörünün ustalığı dışında buna alıcı olacak bir toplumu da gerektirir.

Var mıdır?

Hamit Bozarslan Duvar’a verdiği mülakatta şu tespiti yapıyor:  “Toplumun oluşabilmesi için zamanda ve mekânda sınırlı sayıda bazı tutamaklar, kilometre taşları olması gerekir. Eğer günde on tane büyük olay yaşanmışsa, bundan hareketle bir kronoloji veya kolektif bellek oluşturabilmek mümkün değil. Kolektif bellek çökünce, bellek kişisel bir nitelik kazanıyor. Şu anda Türkiye’de yaşanan da bu.”  (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/03/09/hamit-bozarslan-turkiye-toplumu-cokuyor/)

Bozarslan’ın tespiti doğruysa rejimin bugünkü tarz-ı siyasetinin toplumda alıcı bulacağı sonucuna varmak gerekecektir.

Gerçekten de bir toplumun tarihsel belleği ne kadar silinmişse, ne kadar salt verili anı, güncel olanı yaşıyorsa, o toplumun muktedirler tarafından şu ya da bu yönde manipülasyonu da o kadar kolaylaşır. Dahası, büyük önem atfedilen güncel durumlar kısa bir zaman aralığı içinde peş peşe ortaya çıkıyorsa bu kez toplum o kısa zaman aralığı içindeki “güncellikleri” tarihin kendisi sanmaya başlar.

Bu nedenle Türkiye’de en çok yazılan şey tarihtir; hep “beka sorunu” vardır, herkes Türkiye’yi bölmek istemektedir ve gene o kısa zaman aralığı içinde verilen savaş da “vatan savaşıdır…” 

Sersemlemiş bir toplumdur ve şekil verme kolaylığı açısından daha “plastik” hale gelmiştir…

***

Bütün bunlar elbette “toplum buysa yapacak şey yok” anlamına gelmiyor.

Aslında 16 yıllık AKP iktidarı da böyle bir toplum devralmamış, kendini bunun üzerine kurmamış, izlediği siyasetle toplumun bu konuma gelmesine önayak olmuştur.

Siyasetin, mevcut “sosyolojinin” uzantısı olmayıp toplumu şekillendirici gücü ve işlevinin olduğunun göstergesidir ve aynısı sol siyaset için de geçerlidir.

Ancak, sol siyaset dendiğinde bir kez daha düşünülmesi gereken önemli noktalar vardır. Örneğin, 1961-71 döneminin düşünsel birikimi, sınıf hareketi ve bu hareketi taçlandıran 15-16 Haziran (1970) büyük işçi eylemi, Türkiye’de solu daha sonraki on yıl boyunca taşımıştır. 1973-80 döneminin hiçbir güncelliği, “büyük olayı” vb. bu tarihsel referansı belleklerden silememiştir.

Daha yakın tarihteki, en az bunlar kadar önemli Gezi Direnişi içinse bugün ne yazık ki aynı şeyi söyleyemiyoruz.

Seçimler, başkanlık, adaylık, sandık güvenliği vb. deniyor ve hepsi önemlidir; ancak sol rejimin karşısına “senin güncelliğin buysa benimki de bu” diye çıkmakla yetinmeyip “kendi sosyalliğini” inşa edecekse, güncelin ötesine geçen perspektifler geliştirecekse kendini tarihsel ve düşünsel anlamda da yenilemek, yeniden kurmak zorundadır.