21 Eylül 2018 Cuma
Metin Çulhaoğlu
Metin Çulhaoğlu 03 Mart 2018 Cumartesi Tüm Yazıları »

Kurucu babalık ve haddini bilme üzerine

“Sosyal medya linçi” deniyor ve Murat Belge bu furyanın soldaki son mağduru olarak gösteriliyor. Deniyor ki Belge ülkeden ayrılmak istediği için medya linçine maruz kalmıştır. Oysa kendisi…

Belge’ye sempati duyanlar, kendisinin Türkiye’de sol düşüncenin gelişimine düşünceleriyle, yazılarıyla, yayınlanmasına ön ayak olduğu çevirilerle yaptığı katkıları hatırlatıp “linç” diye tanımladıkları eleştiri ve suçlamalara karşı çıktılar.

Belge “linç” meselesinde yalnız değil. Bir başka isim, Doğu Perinçek de ezeli “linç” hedefleri arasında. Son dönemdeki tespit ve değerlendirmeleriyle şimşekleri daha fazla çekmiş, sosyal medya “linçinden” nasibini almıştır.

Ancak, Belge nasıl “sahipsiz” değilse Perinçek de değildir. Onun da savunucuları (isterseniz “epigonları”) çıkmıştır ve doğaldır. Bu savunularda, aynı Belge olayında olduğu gibi, Perinçek’in bu ülkedeki sol düşünce ve harekete özel katkılarından, ilk kez kendisinin açtığı düşünülen kapılardan özellikle söz edilmiştir.    

Şimdi, tuhaf olan şu ki bütün bunları duyan da Türkiye’de sol düşünce ve hareketin kurucu babalarının halen yaşadıklarını, sol düşüncede sadece iki kamp olduğunu ve bu kampların iki kurucu, yani Belge ve Perinçek tarafından temsil edildiğini sanır…

Ne alakası var?

***

Tekrar edelim: Gerek Belge gerekse Perinçek savunusu adına söylenenlere bakılırsa Türkiye’de solcular pek çok şeyi onlardan öğrenmiş, başka türlü ulaşılamayacak kaynaklardan gene Belge ve Perinçek sayesinde yararlanabilmiştir.

Konumuz bu tevatürdür ve daha ötesi değildir…

Oysa Türkiye’de sosyalist düşüncenin ve hareketin, Belge ve Perinçek bir yana, daha öncesinde de “kurucu babası” olmamıştır.   Olmamasında hayıflanmayı gerektiren bir durum da yoktur.

Peki, kimi ülkeler söz konusu olduğunda kurucu babalardan söz edilebilir mi?

Edilebilir.

Örneğin hepsi Marksizm çıkışlı olmak üzere Labriola (İtalya), Guesde (Fransa), Kautsky (Almanya), Plehanov (Rusya) ve Blagoev’in (Bulgaristan) Marksist öğretinin kendi topraklarında şekillenip oturmasında kurucu konumunda oldukları söylenebilir. Hepsi 19. yüzyıl ortalarında dünyaya gelmiştir; ürünlerini verdikleri dönemi Marx sonrası-1917 öncesi dönem olarak tanımlamak mümkündür.

Türkiye’de ise kurucu olabilecek isimlerin düşünce dünyasının 1917 sonrası ortamla şekillendiğini görüyoruz. Burada “parti” kurulmasından değil Marksist öğretinin belirli bir ülkenin ikliminde yeniden üretilmesi anlamında bir kuruluştan söz ettiğimiz herhalde açıktır.

Açık olan bir başka nokta da Türkiye’de sosyalizmin “en eski” öncülerinin 1917 sonrası dönemin etkileriyle, ağırlıklı olarak siyaset ve siyasal bağlanma gibi faktörlerle belirlenmiş olmalarıdır. Böyleyse, 1921’de öldürülen Mustafa Suphi dışında, en eskisinden başlarsak Şefik Hüsnü, Reşat Fuat Baraner, Hikmet Kıvılcımlı, Nazım Hikmet, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran ve Mihri Belli gibi isimler arasında herhangi birinin “kurucu” tanımıyla öne çıkarılması zorlama olacaktır.

Yukarıdaki isimlerden Şefik Hüsnü ve Nazım Hikmet dışındakilerin 1960’la başlayan “kuruculuklarından” elbette söz edilebilir; ancak, katkıları ne kadar önemli ve değerli olursa olsun bu başka tür bir kuruculuktur: Dünyada giderek belirginleşen sol içi ayrım çizgilerinin Türkiye solunda ayrı ayrı üretilmesi ve tahkimi anlamında bir kuruculuk…

***

O zaman, Şefik Hüsnü’den Belge ve Perinçek’e uzanan zincirin bu özellikleriyle ortaya çıkan sonucu şöyle özetlemek mümkündür: Türkiye solunun insanı günümüzde daha belirgin olmak üzere temelde otodidakttır (kendi kendini yetiştirmiştir).

Kuşkusuz, sıralanan “en eskilerin” önemli girdileri, etkileri olmuştur. Günümüzde, belirli tercihleri olanlar için Belge de Perinçek de önemli kişiler olabilir. Gelgelelim, Türkiye solunun düşünsel planda ne kurucu babası ne de Türkiye solcusunun “yerli” bir piri ve üstadı olmuştur. Bundan sonra da olmayacaktır...

Sonuçta, evet, sosyal medya hiç kimseye karşı “linç kanalı” olarak kullanılmasın; ama kimse de kalkıp sanki ortada dokunulmaz biri varmış gibi “sen O’na nasıl öyle dersin” türü diklenmelere yeltenmesin.

Bir de “haddini bil” diyenler çıkıyor…

“Haddini bilmek” bir erdemse, Amerikan sosyolojisi tahsil ettikten sonra ikide bir Marx’ın “indirgemeciliğinden” dem vurmayı marifet sanan yeni yetmeler de bu erdemi gösterseler iyi olur.