12 Aralık 2018 Çarşamba
Can Soyer
Can Soyer 10 Ekim 2018 Çarşamba Tüm Yazıları »

Karşınızda, neo-faşizm!

Dedi ki, yerel seçimlerde istediğim adaylar seçilmezse kayyum atayacağım.

Yani, ya kendisinin istediği adaylar kazanacak ya da kendisinin istediği kayyum atanacak. Her iki durumda da kendisinin istediği olacak.

İyi de seçim, hatta etimolojik olarak seçim sözcüğü başka ne anlama gelebilir ki?

Belki de şu anlama: Ya kırk katır ya kırk satır. Kırk satır veya sopa. Bir demet sopa. Latince’de dendiği haliyle “fasces”. Bildiğimiz faşizm işte.

Bir süredir, Türkiye’nin Saray Rejimi eliyle bir tür faşizme doğru itildiğini, faşizmin kurumsallaşmasına tanık olduğumuzu söylüyoruz. Üstelik bu, iktidarın şiddet ve baskı politikalarına ağırlık vermesinden bağımsız bir önerme. Faşizm, şiddet ve baskının ötesindeki boyutlarıyla da dayatılıyor veya fiilen inşa ediliyor ve bu günlerde iktidar tarafından verilen mesaj bu inşaya hız verileceği yönünde.

***

İnsanlığa tarihinin en korkunç felaketlerini yaşatmış Alman Nazizmi ile İtalyan Faşizmi, kaçınılmaz olarak, faşizmle ilgili tartışmaların başat referanslarını oluşturuyor. Ancak, referansın giderek şablona dönüşmesi de bir başka sorun yaratıyor. Deyim yerindeyse, bir ülkedeki rejim dönüşümüne faşizm kavramı ile yaklaşmak için Almanya ve İtalya örneklerinin envanterindeki tüm maddelerin yanına bir çentik atabilmek şartı aranıyor.

Oysa, referansların kuvvetli birer analitik araç olması başka şey, kendisini bir ayna gibi her dönemde yansıtması ve eksiksiz temsil etmesi başka bir şey. Her kavramsal referans gibi faşizm de ancak kendi özgünlüğü içinde kavranabilir ve çözümlenebilir. Türkiye’ye bakarken de hem referansın ağırlığını korumak hem de Türkiye’nin özgünlüğünü açığa çıkarmak gerekiyor.

***

Öncelikle şunun altını çizelim: Türkiye’de salt siyasal şiddet ve baskı uygulamasına binaen her iktidara faşizm etiketi yapıştırmak nasıl bir hoyratlıksa, faşizmi dile getirmemek için başka kavramlar arasında slalom yapmak da aynı ölçüde duyarsızlıktır. 

Bu anlamda faşizm, öyle gündelik veya alelade bir rejim biçimi değildir; sermaye egemenliğinin şiddet ve baskıyı sadece faşizm koşullarında tercih ettiğini düşünmek de hayli iyimser bir yorumdur.

Öte yandan, faşizm, hiç de ender veya biricik değildir; faşizm, Horkheimer’in sözleriyle söylersek, “modern kapitalist toplumun hakikatidir”; faşizmin gerekçesi her kapitalist rejimde içkindir.

Türkiye’nin mevcut durumuna ve sürecin muhtemel seyrine baktığımızda ise şunu görüyoruz: Türkiye’de, sadece iktidar tarzı veya pratiği açısından değil, siyasal ve ideolojik söylem, rejimin kapsamı ve işleyişi gibi açılardan da bir tür faşizmin kurumsallaştırıldığından söz edebiliriz. Klasik faşizm örneklerinden farkını anlatmak için buna “neo” ekini katabiliriz; ancak buradaki “neo” ekine, bu yazı bağlamında, daha fazla anlam yüklemediğimizi de belirtelim.

Peki, Türkiye’ye baktığımızda gördüklerimiz nelerdir?

-Toplumsal ilişkilerin dinselleşmesinin yanı sıra sert bir milliyetçiliğin de empoze edilmesi.

-Tek adam, reis veya “führer” kültünün bir siyasal program olarak yerleşmesi.

-Geçmişin, çoğu zaman yalan veya çarpıtmayla da olsa yüceltimi.

-Hukuk nosyonunun tümüyle ortadan kalkması veya iktidar lehine araçsallaştırılması.

-Ülke sınırları dışına uzanan politika arayışları, hatta ilhakçı ve savaşçı iddialar.

-Zaman zaman içeriyi zaman zaman da dışarıyı hedef alan bir rövanşizm eğilimi.

-Çoğunlukla iktidar destekçisi olarak seferber edilen, ama aynı zamanda bir iç savaş aygıtı olarak da tahkim edilen kitle mobilizasyonu.

Kuşkusuz, bu sayılanlar klasik faşizm örnekleriyle benzerlikler gösteriyor, ancak Türkiye’de klasik örneklerden farklı kimi özellikler de dikkat çekiyor.

-Düzen cephesinin, iktidarın faşizme geçiş dayatmasını tüm aktörleriyle ve aygıtlarıyla desteklediğini, bu dayatmaya tümüyle teslim veya ortak olduğunu söylemek henüz mümkün değil.

-Her ne kadar Türkiye, emperyalist sistem içindeki boşluklardan faydalanmayı, hareket sahasını genişletmeyi denese de dünya kapitalizmindeki rolünün ve yerinin faşizmin barındırdığı hedeflerle uyumlu olduğu söylenemez.

-Türkiye’de faşizm, klasik örneklerdekinin aksine, işçi hareketinin veya komünistlerin iktidarı tehdit eden varlığına bir cevap olarak gündeme gelmiş değil. Türkiye’de faşizm, rejimin dönüşümüne karşı olan ilerici toplum kesimlerinin direnişine ve özellikle de seküler birikimin toplumsal/siyasal etkisine karşı bir cevap sayılabilir.

-Faşizme doğru sürükleyen büyük bir iktidar gücü ve bu gücün uyguladığı şiddet ve baskı söz konusu olsa da siyaset alanını hem kurumsal olarak hem de sokaklarda fiilen kullanabilen bir muhalefetin varlığından; ayrıca bu muhalefetin gücünden çok daha fazlasına sahip bir muhalif toplumsal tabandan söz etmek mümkün.

Bu tabloya baktığımızda, Türkiye’nin bir yandan kavramsal referansın ağırlığını taşıyan, bir yandan da kendi özgünlüğünü ifade eden bir süreçten geçtiğini, bu sürecin ise faşizmin kurumsallaşması olarak tanımlanabileceğini söylemek gerekiyor.

Ancak, cari eğilim ne olursa olsun, neo-faşizmin hala bir yönelim, bir eğilim olduğu ve henüz tümüyle başarıya ulaşmadığı da açıktır. 

Bu, rehavete sürükleyen bir teselli olarak değil, kazanmak için kalan zamanın daraldığını anlatan bir işaret olarak görülmelidir.

Çünkü faşizm, gerçekleştiğinde değil, bir ihtimal olarak zuhur ettiğinde gündeme alınmalıdır.