Faşizm gelirken sen ne yaptın ey yazar?

Robert Musil’in “nitelikli” biyografisini (*) okurken geldi bu soru. Geldi kendini dayattı. İki savaş arası Almanya ve Avusturya’daki koşullar bir yana, farklı bir tarihte farklı bir coğrafyada içinden geçtiğimiz koşulları düşününce, bir kez daha dayattı.

Faşizm gelirken sen ne yaptın ey yazar?

Tırmanışı izledin, kaydettin, eserinde dolaylı bir biçimde, çeşitli anıştırmalarla, “alegorik bir dille” de olsa irdeledin… ve her şeyden önce eserine yoğunlaştın, öyle değil mi? Anlatma derdine, farklı çizgine, yeni biçimine, yaratıcı biçemine vesaire vesaire…

Gidişatı onaylamayışını veya reddiyeni çeşitli biçimlerde dile getirsen de, o “büyük eser”ine binip “kaçtığın” da söylenebilir mi yoksa? Eserine odaklanma çaban dışında pek bir şeye bulaşmaman, böyle de ifade edilebilir mi acaba?

Elbette büyük bir yazarsın, yapabileceklerinin, potansiyellerinin farkındasın. O büyük eser için tutturduğun ayrıksı üslubun, felsefi birikimin ve derinliğinle yeni bir yol oluşturacak gibisin; karakter inşasındaki kudretinle bu yenilikçi yapıtında bambaşka bir etki uyandıracaksın; tüm edebiyat çevresinin dışına düşen, değişik bir yerde duran o delici/yırtıcı üslubunu geliştirmen lazım.  Bir anlamda “üstünlüğü”nü de, eserinin gücünü de, güncele sığmayacak kalıcı etkisini de böylece ispatlayacaksın…

Hoş bir sözcük değil “üstünlük”. Yine de, şu vasatın egemenliğindeki edebiyat dünyasında ortaya koyacağın “fark”ın karşılığı işte. Hem diğerleri kim ki, Thomas Mann falan diyorlar, işittin mi? Peh!..

Abarttık mı? Zannetmem. Robert Musil’in,  döneminde olup biten olaylarla ilişkisi bir yana, diğer yazarlarla, Thomas Mann, Stefan Zweig, Hermann Hesse ve Elias Canetti karşısındaki mesafesi, giderek kıskançlığı ve hatta nefreti de enteresan bir özelliği. Döneminde, Kafka ve biraz da Broch dışında kimseyi yazardan saymıyor adeta. Bir dolu yazıcı/metin yazarı ortasında büyük eserine yönelen, derin karakter analizleri yapan yüce yazar kişi, bir tek o gibi. Öyle ki, “Kendini yüzyılın en büyük Alman yazarı sanıyor, fakat bunu karısı haricinde kimse onaylamıyordu.” (s. 30)

Pek mütevazı olduğu, diğerlerine “sevecen” yanaştığı söylenemez o halde: “Thomas Mann’ın adı bile anılsa, Musil alerjik tepki gösteriyordu, ona zaten kişi olarak da katlanamıyordu... (E. Canetti’yi başta sevmiş, “Körleşme”nin sadece bir kısmını okuyup kutlamıştı ama sonra) Mann tarafından övülüp, bir de bununla övünen birini adam yerine koyamayacağını söylüyordu... (Zweig deseniz) bireyi, eğlence edebiyatının sergi parçası haline getiriyordu... (Hermanm Hesse mi?) Almancası bozuk ve bayağı, ilerleyişi aksak acemice, takınaklı.” (s. 182-6)

Ama hepsi faşizme karşı, insanlığın mücadelesinden yana bir şeyler yaptı, öyle değil mi? İki savaş arası Avusturya ve Almanya coğrafyasında, Hitler adım adım yürürken iktidara, sen ne yaptın, ne yazdın ey büyük yazar?

Ne bekliyoruz, ne yapacak peki sanatçı? Sokakta sıcak çatışmaya girmeyeceğine göre, en iyisi o büyük eserine odaklanması değil mi? Rahat da yok ki bir türlü. Yalnız kalamıyor dilediği gibi. Kıstırıyorlar her yandan, sıkıştırıp duruyorlar habire.

Sen de daha çok kapan, daha çok yaz işte! Ammavelakin bana dokunmayan yılan, (ha bugün ha yarın) dokunacak mutlaka.

O büyük eseri yazabilmek için uygun bir yaşam lazım halbuki. “Tekrarlardan, düzenlilikten ve alışkanlıktan oluşan bir yaşam” (s. 16) mesela. “Romanının her bir bölümünü belki 20 defa, belki daha da fazla elden geçirecek” (s. 45) şekilde masabaşı mesaisi mutlaka. (Bir tür anti-Balzac bu konuda). Evinin dışına çıkmaktan hoşlanmayan, evin içinde de çalışmasını bölecek pratik işlerden nefret eden, başkalarını, çocukları ve konuşmayı sevmeyen, öfkeli, kindar biri, kapanıp yazmayacak da ne edecek sahi?  

Ne çok gürültü var dışarıda. Ah bir çekilebilsem köşeme, ilgilenebilsem insanın ve insanlığın kadim meseleleriyle. Aşkla ve ölümle en başta. Erdemler ve kötülüklerle mesela. Arzular, cinselliğin yanılsamaları ve hayal kırıklıklarıyla ya da. Dostluklar ve terk edilmelerle. Tutkuların çarpışması ve aykırı kişiliklerle. İnsanın yücelmesi ve alçalabilmesiyle. Varlığın özü, bireyin sahip olduğu potansiyeller ve bunları heba eden yanlış kararlarla. Yazgıyla ve aniden değişebilmesiyle onun. Masumiyet ve suçla. Niteliksiz insanların hiçliğiyle. Belki biraz da tarihle ve toplumsal düzenle. Daha neler nelerle.

Peki ya iktidar? İktidarla, iktidar ilişkileriyle nerede, hangi mesafede olduğuna göre de anlatılabilir bir şeyler belki. O da önemli bir ölçüt, “gerçek değer”i ortaya koyabilen, en azından sorgulamamıza vesile olan türden. “Rakipler”den H. Broch oraya odaklanmış mesela. Seninki onu da içeren ama çok daha ötesine geçen bir yapıt olabilir tabii. Rahat bıraksınlar yeter ki!

Peki ya sokaktaki savaş? O zor işte! “Siyasetle hiç ilgilenmiyorum” desen bile, kolay değil. [“Musil  daima politikadan anlamadığını iddia etmiş, başkaları da bunu onaylamıştı.” (s. 195)] Tamam bir süre idare ediyorsun ama gelip o seninle ilgilenmeye başlıyor belli bir müddet sonra. Siyaset dışı olmak da mümkün değil bu sıkışmada, sıkışmış ortamda.

Ne var sokakta? Her türden milliyetçiliğin ahmaklaştırıcı, daraltıcı etkisi var en başta! Hah, bak bunu o güzel ve güzide eserinde de çok yerinde, daha önce kimsenin beceremediği şekilde anlatabilirsin işte. Onun da önemli bir uyarıcı etkisi olacaktır zihinlerde. Zamanla. Zamanın o büyük sınavıyla.

Peki ya hemen şimdi? Çok acayip bir dönemde, çok acayip bir ülkede yaşıyoruz bir yandan da. Üzerine üzerine geliyor ölümler. Katliamlar, baskılar. Yaralar, yaralılar. “Savaş koşullarıdır, normaldir” diye rasyonalize edilmeye çalışılsa da “akıl almaz” olaylar. Kocaman bir ağırlık yüreğinin üzerinde. Kalkmıyor. Arada onu unutup yazıya dalıyorsun yalnızca!

Yazdıkça parıldayan bir deha. (Ayrıca dehayı iradeyle bağlantılı olarak anlayıp anlatan bir deha). Sessiz olun, yüzyıla damga vuracak büyük bir eser kovalamakta. Faşizm tırmanıyor bir yandan da. Tek istediği sakin bir oda! Pardon, iki. “İki sakin odanın garantisini istiyor” sadece. (s.250)

İstesin ama gerçekler başka... Yahudi yayıncısından başlayarak ona doğru daralmaya başlıyor alan. Daralıyor, daralıyor, daralıyor... Dayanıyor, dayanıyor, dayanmaya çalışıyor yazar buna... Kaçıyor, kaçıyor, kaçıyor...  Eserinde çok sıkıştığında “imalar”la idare ediyor. Sonunda üzerine üzerine gelince gerçek, seyahate, uzaklaşmaya, sürgüne mecbur kalıyor.

“Ben asla taraf olmadım. Ben hep yalnızdım. Görevimi yaptım. Fakat şimdi görevimi yapmamı engellemek istiyorlar” (s. 250) diyor ve uzaklaşıyor.

Kaçış, önce Zürih’e, sonra Cenevre’ye, endişe ve korku da hep içinde. Ve kaça kaça Amerika (güney değil kuzey, çünkü güneyde hiç sevmediği Zweig var): “New York’ta, Avrupa’dan farklı olarak ‘açık havada düşünemediğini’ veya ‘gündüz vakti hayal göremediğini’ fark etmişti. Ve insanların Robert Musil hakkında ‘hiçbir şey bilmediği bir ortamda yaşamaya’ artık dayanamıyordu. Hermann Hesse’nin Nobel ödülü alıp da Amerika’da ünlü olduğu dönemde, Robert Musil’in eserleri için ne bir çevirmen, ne bir yayınevi bulmak mümkün değildi.” ( s. 275)

Tarihe meydan okumadıkça, yeni coğrafyalarda da daralabiliyor demek alan. Üzerinize üzerinize geliyor. Kabus gibi. Bir odaya kapatılmışsınız ve duvarlar daha çok sıkıştırıyor sizi giderek. Yaşayabileceğiniz, konuşabileceğiniz, nefes alabileceğiniz... tüm alanlar daraldıkça daralıyor...

İmalar, anıştırmalar, alegorik eleştiriler, dokundurmalar şunlar bunlar bir yanda... Peki ya cesaret, mücadele ve hesaplaşma nerede?

Tümüyle tamamlanmamış olsa da, o büyük eser, ilk iki cildiyle “Niteliksiz Adam” kalıyor geriye, bugüne. Edebi bir klasik. Benzersiz, büyük bir anlatı. Çağın gerçekliği de elbette içinde. Ah sadece eserine odaklanabilseydi, diğer ciltlerini de bitirebilseydi keşke!..

“Yaşarken Açılan Miras”taki öykücüklerde faşizmin izlerini daha belirgin görebilirsiniz belki. Bir yandan toplumsal olana temas etse ve toplumdaki gidişatı dolaylı yoldan anlatsa da, sanatın ve felsefenin içrek dünyasında alıştırmalar yapmak, yeni formları zorlamak, bu benzersiz dünyaya kapanmak varken... şimdi sorumlulukların peşinden gitmenin anlamı ne?

Söz gelmiş sorumluluğa dayanmışken en sonda, (Kemal Özer ustamızın sık sık tekrarladığı) başka bir soruyla bitirelim o halde:  “Şiir geldi sorumluluğa dayandı... Yoksa dayanmadı mı hâlâ?” 

---

(*) Herbert Kraft, “Musil, Nitelikli Bir Adam”, çev. Ali Nalbant, YKY