16 Ağustos 2018 Perşembe
Can Soyer
Can Soyer 23 Mayıs 2018 Çarşamba Tüm Yazıları »

Bir seçim klasiği: ‘Riskler var!’

Geçtiğimiz haftaki yazımızda Saray iktidarının kaybetme, düzen muhalefetinin ise kazanamama korkusu yaşadığını anlatmaya çalışmıştık. Eğer bir yerde korku, endişe, telaş varsa ülkemiz sosyalist hareketinin oraya damgasını vurmaması söz konusu olamazdı tabi.

Çok uzun yıllar ağır saldırılarla boğuşmak zorunda kalmanın doğal sonuçlarından biri sayabiliriz bu durumu. Ancak gerekçesi ne olursa olsun, bir tür “öğrenilmiş çaresizlik” refleksinin her kritik uğrakta sosyalistlerin üzerine üşüşmesi gözden kaçmayacak bir patoloji.

Öyle bir patoloji ki Gezi Direnişi bile bu korkuların aşılmasını sağlayamadı; tersine, bazılarını daha da korkuttu.

Elbette, her derin korku gibi bizim örneğimizdeki korku da kendisini farklı biçimlerle, söylemlerle, deyim yerindeyse ıslık çalmanın farklı ezgileriyle ifade ediyor.

En azından, 2013 ve ardından sosyalist hareket içinde yaşanan reorganizasyon bu korkunun saptanmasına vesile oldu. Evet, bu korkuyu henüz aşamadı; ama onu açığa çıkarttı, teşhis etti diyebiliriz.

Şimdilerde açığa çıkarılan korkunun aşılması ve atlatılması için çaba harcıyoruz.

***

Ülke siyasetinin önemli uğraklarından geçerken sürekli risklere ve pusuda bekleyen tehlikelere işaret edilmesi de bundan kaynaklanıyor. Öyle ki, koskoca bir sosyalist hareket içine girdiği bir süreçten sosyalizmi büyütmek ve güçlendirmek için nasıl faydalanacağını değil, bu sürecin sosyalist harekete ne tür zararlar vereceğini konuşarak başlıyor her lafa.

Sayılan risklerin kimilerinin herhangi bir gerçekliği bulunduğunu kabul edip tartışmak boşuna. Ancak, her türden siyasal adımın ve hamlenin doğal olarak çeşitli riskler barındıracağını kabul etmek de elbette kaçınılmaz. Bu böyle olduğu için, devrimci tutum ile idareci tutum arasındaki fark da bu çizgiden ayrılabilir: Riskleri görüp gerekli önlemleri alarak adımını atmak ile riskleri görüp adımını atmaktan vazgeçmek.

İşte bunu, sadece risklere ve tehlikelere odaklanmış bir bakışın yapması imkansız. Olanaklara ve fırsatlara göz dikmeye, kazanma kararlılığı geliştirmeye ihtiyacımız da bundan. Zaten bu cesareti ve kararlılığı gösterebilmenin önkoşulu da bu: Açılan sürecin sunduğu olanakların tespiti ve bunların gerçekliğe dönüştürülmesinin yollarının hazırlanması.

***

Sosyalist hareket içinde meclise ve milletvekilliğine yönelik tartışmanın da yukarıda çizilen çerçeveye oturtulması zor olmaz.

Şu ana kadar sosyalizm mücadelesinin zaferinin meclis yoluyla veya milletvekilliği sayesinde gerçekleşeceğini ileri süren bir sosyalist gruba rastlanmamış olan Türkiye’de, nedense sosyalistlerin bir kısmı mesaisini “parlamentarist” sosyalistlerle tartışmaya ayırıyor. 

Meclise milletvekili olarak girmeyip parlamento dışı mücadele alanlarında faaliyete devam etmek ne kadar normal ve olağan bir tutumsa, yine meclise milletvekili olarak girip mücadelenin yansımalarını parlamento kürsüsüne taşımak da o kadar normal ve olağan oysa. Zaten bu normal bir şey olmasaydı, şimdilerde milletvekili adaylığı açıklanan sosyalistlere sataşanların neden yıllardır CHP’li veya HDP’li sosyalist vekilleri eylemlerine, panellerine, etkinliklerine çağırmak için koşturduğu, neden bu isimleri sosyalist platformlarda yönetici veya çağırıcı yaptıkları açıklanamazdı. Meclise girmesi beklenen sosyalist vekilleri kargışlayanların, geçtiğimiz dönemde hepimizin mücadelesine destek olmuş, bizlerle yoldaşlık etmiş sosyalist vekillerin CHP listelerinden dışlanmasına neden tepki gösterdiği de bir muamma olurdu.

Bu tutum, eğer sol içi rekabet denen illetten kaynaklanmıyorsa, ki böyle olması yüksek ihtimal maalesef, 24 Haziran seçimlerinde meclise girmesi kesin görünen yaklaşık 10 sosyalist vekilin sosyalist hareketin bütününe ne gibi bir zarar vereceğinin ikna edici biçimde açıklanması gerekir.

Oysa bu 10 civarındaki sosyalist vekilin parlamentoda ortak bir mücadele ve seslenme pratiği geliştirmesi, Türkiye’nin sorunlarına CHP ve HDP’den farklı çözüm önerileri ve söylemlerle seslenmesi, son derece kritik ve yıkıcı bir uğrakta sosyalizmin güçlenip yaygınlaşması için tüm ülkeyi propaganda sahasına çevirmesi öyle bir çırpıda terslenecek bir ihtimal olmasa gerek.

Bu 10 civarındaki sosyalist vekilin, ister her biri kendi seçim bölgesinde tek başına, ister bir platform olarak tüm sosyalist hareketle birlikte her bir mahallede meclisler kurması, bu meclislerde düzenli periyotlarla halkla buluşması, halkın sorun ve taleplerini meclise taşımak üzere görevlenmesi, böylelikle Saray gericiliğinin ağır baskısı altındaki yaşam alanlarımızda aşağıdan ve yerel inisiyatiflere dayanan bir direniş ve mücadele aygıtı/aygıtları yaratması da burun kıvırılacak bir ihtimal sayılamaz.

Ovacık’ın komünist belediye başkanının tüm dünyada yankı uyandırması örneği gözler önünde dururken, sosyalist, komünist, devrimci 10 civarında milletvekilinin kendi ilkeleri, fikirleri, kampanyası ile meclise girecek olmasında sadece risk ve tehlike görmek, en başlarda zikrettiğimiz patolojiden başka bir şeyle açıklanamaz zira.

Ancak bu noktadan sonra sözünü ettiğimiz ve etmediğimiz olanaklara odaklananların üstlenmesi gereken bir görev daha beliriyor: Tüm sataşmaları bir kenara bırakıp, açılan olanakları gerçeğe dönüştürmek.

O zaman, yani gerçeklerle yüzleşildiği anda, ihtimal ki bu kabuk bağlamış patoloji de sağalmaya yüz tutacaktır.