20 Eylül 2018 Perşembe

Siyasi tarihimizin en önemli seçimlerinden birine tam bir hafta kaldı. Türlü usulsüzlük ve hilelerle 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandumda ancak yüzde 50’nin biraz üzerinde resmi oya ulaşabilen iktidar partisi, Türkiye’yi yeni sistemin ilk seçimine götürüyor. Seçimler bu yeni rejimin halk tarafından onaylanıp onaylanmadığı konusunda yeni veriler sunacak. Yani rejim, bir kez daha kendini onaylatma ihtiyacıyla karşı karşıya. Öngörümüz odur ki, bu onay ihtiyacı ve titreklik, kısa erimde ortadan kaybolmayacak…
24 Haziran seçimlerinin bir diğer önemli boyutu da, bu krizlerle dolu yeni dönemde sosyalistlerin stratejisinin şekillenmesindeki etkisi olacak. Seçim öncesindeki ve sonrasındaki tavırlarıyla sosyalistler, krizlere gebe Türkiye siyasetinde etkin bir güç olmanın yollarını, devrime giden yolun kapılarını açıp açmama niyetlerini sergiliyorlar, sergileyecekler. 
Memleketin geleceği tartışması kızışmışken, sosyalistlerin durumu da elbette gündemden düşmüyor. Sosyalistler seçimlere nasıl yaklaşmalı? Komünizmin tarihsel önderleri seçimlere yaklaşımda bir şablon sunuyor mu? Seçimlere yaklaşım şablonlaştırılabilir mi? İşçi sınıfının bağımsız pozisyonu nasıl sağlanabilir? Boykot, genel geçer bir seçim tavrı olabilir mi? İşbirlikleri hangi çerçevede ele alınmalı? Bu ve benzeri sorular, zihnimizi meşgul ederken, daha önce “Demokrasi Savaşçıları olarak Marx ve Engels” (DSME) adlı kitabıyla tanıdığımız, Minnesota Üniversite siyaset bilimi profesörü ve Minnesota Küba Komitesi üyesi August H. Nimtz’in “Lenin’in Seçim Stratejisi” adlı iki ciltlik eseri Yordam Kitap tarafından yayımlandı. 

Nimtz’in Türkçede yayımlanan ilk eseri DSME, Karl Marx ve Friedrich Engels’in siyasi faaliyetlerine odaklanıyor, dünya görüşleriyle siyasi faaliyetleri arasındaki diyalektik ilişki ve karşılıklı beslenmeyi gözler önüne seriyordu. Minnesotalı profesör elimizdeki bu yeni eserinde ise Marx ve Engels’ten başlayarak Vladimir İlyiç Ulyanov Lenin’e kadar geçen dönemde, bu üç önemli tarihsel figürün siyasi mücadeleleri içerisinde seçimlerle nasıl ilişkilendiklerine ışık tutuyor. 

Lenin’in seçimlere ilgisi, Türkiyeli Marksistler açısından hep belli alıntılara konu oldu. Başka pek çok gündemde olduğu gibi (legal parti tartışması, ulusal soruna bakış vb.) yapılan tartışmalarda, Lenin’in belli dönemlerdeki konum alışları mutlaklaştırıldı veya şablonlaştırıldı. Nimtz’in çalışmasında ise Ekim Devrimi’nin önderinin siyasetin bu çok önemli unsuruna bakışını tarihsel bir süreklilik içerisinde görebiliyoruz. Yazar bir yerde, Lenin’in bu alana verdiği öneme kendisinin de şaşırdığını söylüyor: “Lenin’in seçim/parlamento süreci hakkında bu kadar çok şey söylemek zorunda kalmış olduğunu  öğrenmekten dolayı okurun da benim kadar şaşırdığını tahmin ederim”. (Cilt 2, S. 225) 

Nimtz, çalışmasını dört temel teze dayandırıyor:
1- Seçim ve parlamento alanlarını devrimci amaçlar doğrultusunda kullanmak için Lenin kadar çaba harcamamıştır.
2- Lenin’in seçim tavrı doğrudan doğruya Marx ve Engels’in siyasetine dayanmaktadır.
3- Marksistlerin bu alanda kendilerini nasıl konumlandıracaklarına ilişkin çok farklı iki kavrayış, komünistler ve sosyal demokratlar arasındaki ayrım, Ağustos 1914’te Birinci Dünya Savaşı’na ilişkin tutumla patlayan tartışmadan çok öncesine dayanmaktadır.
4- Modern komünist hareketin kurucularının miras bıraktıkları seçim politikalarıyla ilgili program Bolşeviklerin Ekim 1917’de egemen olmalarını anlamada temel anahtarlardan biridir. 

Nimtz’in bu dört temel tezden yola çıkarak vardığı sonuç ise kitabın alt başlığına da yansıyan haliyle “Sandık mı sokak mı? Yoksa her ikisi mi?” sorusuna yanıtta karşılığını buluyor: Lenin’e göre her ikisinde birden etkin çalışma yürütmek sadece mümkün değil, aynı zamanda zorunluydu.” (Cilt 2, S. 19)
Yazar, iki ciltlik eserinde Lenin tarafından oldukça başarılı bir şekilde kullanılan Marx ve Engels’in mirasının temel yaklaşımlarını ise (1) Seçimler ve parlamento alanlarını işçi sınıfı siyasetini toplumsallaştırmak açısından yaygın bir şekilde kullanmak; (2) İşçi sınıfı program ve tezlerinin bağımsız çizgisinden taviz vermemek; (3) Kapitalizmin devlet aygıtının halkın sorunlarını çözmek için yeterli gelebileceği yanılsamasına düşmemek olarak özetliyor. 

Rusya’da halen parlamentonun alt kanadı olarak varlığını sürdüren ve 1905 Devrimi’nin doğrudan sonuçlarından biri olarak görülebilecek Duma (Meclis) ile ilgili Lenin’in farklı seçim dönemlerindeki yaklaşımlarının yukarıda özetlenen çerçevenin izinde ilerlediğini görüyoruz. 1906’da çalışmalarına başlayan Duma için yapılan ilk seçimlerde Lenin “boykottan” yana tavır alırken, meclis oluştuğunda hemen Menşevik vekilleri kapsayacak bir hamle içerisine giriyor.  Sonraki seçim dönemlerinde ise bir güçlenme stratejisi olarak seçimlere katılımı savunuyor. Lenin’in özellikle tarım meselesi ve köylülüğün devrim saflarına kazanılması çabalarını parlamento ve seçim düzlemlerinde etkin bir şekilde yaşama geçirmeye çalıştığını görüyoruz. Tüm bu faaliyetin ise hem parti hem de önderlik açısından geliştirici olduğu açık. Vekiller ve parti, bütçe gibi, köylülerin ve işçilerin durumu gibi pek çok konuda komisyon faaliyetlerine katılıyor, yasa teklifleri hazırlıyor ve soru önergeleri veriyor.

Öte yandan Lenin, çeşitli gündemlerde (merkez sol) Kadetlerin “ehven-i şer” olarak Menşevikler tarafından desteklenmesine karşı çıkarken, farklı dönemlerde izlediği taktiklerle de partisinin tezlerinin geniş kesimlere yayılmasını güvence altına alacak işbirliklerine açık bir politika izlemeyi de ihmal etmiyordu. Dahası, düzenin kapsayamayacağı yasa teklifleri veya soru önergelerinin merkez soldan gelmesi durumunda dahi, partinin kendi bağımsız hedeflerini şart koşma şartıyla “halkın gerçekleri görmesine ve otokrasinin teşhirine katkı koymak üzere” destek verilebileceğini belirtiyordu (Cilt 2, S. 40). Burada Lenin’in bir kez daha siyasi gündemi ele alma, onda söz sahibi olma ve düzenin krizini derinleştirme perspektifinin öne çıktığı görüyoruz.

Vekillerin parlamentarist sapma ihtimaline karşı Lenin’in en önemli sigortasını ise meclis çalışmalarına ilişkin yoğun mesainin yanı sıra, işçiler ve partiyle vekiller arasında kurulacak ilişkiler oluşturuyor. Lenin’in birinci işi, vekillerin yalnızca konuşma yapmakla sınırlı kalmaması, aktif bir meclis faaliyetinde bulunması, bunu da barışçı bir faaliyet olarak sergilememesi üzerine yoğun bir zihinsel çalışma yürütüyor (Cilt 2, S. 34-34). Ekim Devrimi’nin önderi diğer yandan da, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin düştüğü yanılgıya işaret ederek, işçilerin partisinin vekiller üzerindeki etkisinin sınırlandırılmasına karşı çıkıyor ve meclis grubunun parti ve işçiler tarafından yönetilmesi gerektiğinin altını çiziyor. 

Nimtz’in, dünyada sosyalist hareketin güncel durumuna ilişkin tez ve tartışmaları başka bir yazıda tartışılmayı hak ediyor. Öte yandan, elimizdeki eser bir kez daha politik faaliyetin önemine, Marx, Engels ve Lenin’in siyasi mücadelelerinin şablonlara indirgenemeyeceğine, teorisyenlerin en başta devrimci olduklarına dair yeni sözler ve tezler ortaya koyuyor. 


                        
KÜNYE: Lenin’in Seçim Stratejisi I / II, August H. Nimtz, Çeviren: Deniz Tuna, Yordam Kitap, 2018, I. Cilt: 320 – II. Cilt: 385 sayfa.