17 Ağustos 2018 Cuma

Kemal Güllü

Tarihin önemli uğrakları üzerine, özellikle yıldönümlerinde çok fazla şey yazılır, söylenir. Ancak kimi olaylar vardır ki, bunlar yalnızca birer ‘anma’ ya da tarihsel bir değerlendirmeden daha fazlasını hak eder. Paris Komünü de böyledir, zira üzerine eğildiğimiz konu adlı adınca insanlık tarihinin ilk proleter yönetim deneyimidir. Komün'ün Paris özelinde lokal bir kapsamı olması bu gerçeği değiştirmiyor. Dolayısıyla Komün, herhangi bir ‘yıldönümü yazısı'ndan daha fazla değerlendirmeyi hak ediyor.

Parisli emekçileri bu eşsiz deneyime götüren nedenlerin başında kuşkusuz ağır çalışma koşulları, 3. Napolyon’un başlattığı Prusya savaşının bozgunla sonuçlanması, işgal sonrası baş gösteren yiyecek sıkıntısı ve zaten var olan genel hoşnutsuzluk hali başı çeker. 3. Napolyon’un Prusya’ya savaş açmasının tek nedeni kaybettiği otoritesini yeniden kazanmak değildi şüphesiz. Olası Alman ulusal birliğinin önüne geçmek ve Ren Nehri'nin batısındaki topraklarından ganimet elde etmek de bu iktidarının sonuna gelen İmparator Bonaparte'ın savaştan beklentileriydi. Ancak beklediği gibi olmadı. Savaşın seyri hızlıca Prusya lehine döndü ve Napolyon kılıcını 3. Wilhelm’e teslim etmek zorunda kaldı.

Fransa’nın Prusya’ya savaş açması ve çok ağır koşullarda bir ateşkesle sonuçlanacak bir yenilgi yaşaması, özellikle Paris’te kızgınlıkla karşılandı. Fransız Savunma Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Jules Favre’nin Bismarck’la imzaladığı ateşkesin koşulları Paris yoksullarını daha da öfkelendirmişti. Çünkü bu anlaşma, tam olarak Paris’in esareti anlamına geliyordu. Anlaşmaya göre 12 bin kişilik tümen dışında tüm Paris ordusu teslim olacaktı. Kalelere Prusya askerleri yerleşecek, 200 milyonluk bir savaş tazminatı ödenecek,  ayrıca sekiz gün içinde yeni bir Ulusal Meclis seçilecekti. Marx, Paris Komünü’nü ve 3. Napolyon’un çöküşünü ustalıkla incelediği Fransa’da İç  Savaş’ta, yeni seçilecek ulusal meclis için şu değerlendirmeyi yaptı: “Öte yandan bu anlaşma, onların şimdi Prusya’nın yardımıyla, cumhuriyete ve Paris’e karşı girişecekleri iç savaşı da başlatıyordu. Tuzak, teslim koşullarının ta içinde kurulmuş bulunuyordu. O sırada toprakların üçte birinden çoğu düşmanın elindeydi; başkentin illerle bağlantısı kesilmiş, bütün ilişkiler kopartılmıştı. Bu koşullar içinde Fransa’yı gerçekten temsil edebilecek kişiler seçmek, hazırlıklar için gerekli zaman verilmedikçe olanaksızdı. Teslim anlaşmasında bir Ulusal Meclis’in sekiz gün içinde seçilmesi, işte bu nedenle yer aldı.”

1870 yılında Paris nüfusu yaklaşık iki milyondu ve bunun dörtte birini işçiler oluşturuyordu. 1848 devrimlerden beri süregelen bir grevler dalgası vardı. Bu, Parisli işçilerin bir direniş geleneği olduğunu göstermesi açısından önemli.

8 Şubat 1871’de seçimler yapıldı ve yeni Ulusal Meclis kuruldu. Seçilen 750 milletvekilinin 400’ü krallık taraftarıydı ve teslim koşullarına derhal uyulmasını istiyorlardı. 17 Mart gecesi anlaşma gereğince Paris’in silahsızlandırılması ve Ulusal Muhafızların elindeki topların alınması için müdahale başladı. İşçiler bu müdahaleye çok sert tepki gösterdiler. 18 Mart 1871'de Paris'te yönetime el koyarak Ulusal Meclise karşı kendi aralarında bir komite kurdular ve adına ‘Ulusal Muhafız Merkez Komitesi’ dediler. Komite'nin ilk kararı Ulusal Meclis’in Almanlara teslim etmeyi kararlaştırdığı topların işçi mahallelerine taşınması oldu. Topları vermeyecek ve silahlanarak Paris’i koruyacaklardı. Üstelik onlara, yeni meclisin aldığı karar uyarınca Paris’i silahsızlandırmak için müdahale eden askerlerin bir kısmı da katıldı. Bu beklenmedik direniş karşısında hükümet, geri kalan askerlerle birlikte Versay’a kaçtı ve aynı gün yönetim tamamen ulusal muhafızların ve 28 Mart’ta ise işçilerin oluşturduğu Merkez Komitesi’nin eline geçti. Böylece 72 gün sürecek Komün de başlamış oldu.

Dönemin komünistlerinin ağırlık oluşturamadığı, daha çok Proudhoncuların ve Blankistlerin yer aldığı Merkez Komitesi’nin, yani Komün'ün temsilcilerinin  ilk icraatı imparatorluk bürokrasisini tümüyle tasfiye etmek oldu. Yeni karar uyarınca tüm görevlendirmeler seçim yoluyla yapılacak ve seçmenler seçtikleri kişiyi her an görevden uzaklaştırabileceklerdi. Komün dağılmış olan ordunun yerine kendi ordusunu da kurmadı, bunun yerine silahlı güç, artık yalnız gönüllü halk milislerinin elinde bulunacaktı. Seçilecek yeni görevlilerin maaşları da işçi ücretleri ile eşitlendi ve birden fazla iş yapmaları yasaklandı. Tüm siyasi suçlular için af kararı çıkarıldı ve basın özgürlüğü ilan edildi, harp divanı kaldırıldı. Komün yönetiminin içinde hiç politikacı yoktu ve bir seçim kararı alıp tüm yetkilerini yeni seçilen komün meclisine devretti. Meclis 85 üyeliydi ve bunlardan 21’i burjuva, 30’dan fazlası işçi temsilcisiydi. Meclis her 20 bin kişiye bir temsilci şeklinde kurulmuştu.  Geri kalanlar ise gazeteci, sanatçı, aydın ve doktorlardan oluşuyordu.

KOMÜN GÜNLERİ VE YENİLGİSİ

Paris Komünü  72 gün gibi kısa bir süre yaşamış olsa da, işçi sınıfının iktidar mücadelesi için büyük bir tarihsel deneyim bıraktı. Marx, Komün için ‘gelecek toplumun işaret fişeği’ tanımlamasını yapmış, Lenin ise, Ekim Devrimi’nin Paris Komünü’nün açtığı yoldan yürüdüğünü vurgulamıştır.

Komünün ‘doğrudan demokrasisi’  burjuva temsili demokrasiden tümüyle ayrılmıştır, çünkü bu bütün yurttaşların taleplerini ve ihtiyaçlarını karşılamasına olanak tanıyordu. Her kademedeki yöneticinin seçimle işbaşına gelmesi, gerektiğinde bir sonraki seçimi beklemeden görevden alınabilmeleri, kendilerini seçenlere karşı sorumlu olmaları gibi özellikleriyle Paris Komünü, daha önceki bütün demokrasi deneyimlerinden ayrılmış ve onları aşmıştır.

Komün öncelikle zorunlu askerliği kaldırdı ve silah kullanabilecek durumda olan herkesin ulusal muhafızların bir parçası olduğunu ilan etti. Eğitimi laikleştirdi ve çocuklara okul malzemeleri dağıttı. Savaşta ölen askerlerin eşleri ve çocuklarına aylık bağlandı. Ayrıca insanların vahşice katledildiği giyotin yasaklandı ve mevcut giyotinler yakıldı. Kiralar düşürüldü ve boş evlere evsizler yerleştirildi. Para karşılığı eşyaların bırakıldığı rehinci dükkânları kapatıldı ve eşyalar sahiplerine iade edildi. Zorunlu olmadıkça gece çalışmak yasaklandı.

Komünün aldığı en önemli kararlardan biri de Prusya ordularının saldırısı karşısında Paris’i terk ederek kaçan sahiplerinin kapattığı tüm fabrikaları ve iş yerlerini, üretime yeniden başlatmak üzere işçi kooperatiflerine devretmesidir.

Paris Komünü’nün yalnızca 72 gün yaşayabilmiş olması büyük ölçüde komünarların gereğinden fazla ‘iyi niyet’ göstermesinden kaynaklanır. Yönetimi ele geçirmelerinin hemen ardından karşı devrimcilerin kaçtığı ve herhangi bir gücü bulunmayan  Versailles’a hiçbir saldırı yapılmaması buradaki karşı devrimcilerin güç biriktirmelerine ve sonunda taarruza geçmelerine neden oldu. Lenin de Komün Dersleri’nde bu konuya eğilmiş ve şöyle yazmış: ‘’Ne var ki; Paris Kömünü, mülksüzleştiricilerin mülksüzleştirilmesi işinin tamamlanmasında yarı yolda durdu ve düşmanlarına karşı gereğinden çok gönül yüceliği, gereğinden çok bağışlayıcılık gösterdi. Askeri hazırlıktaki yetersizlikler ve Fransa Ulusal Bankası’na el konulmaması bu hatanın tipik örnekleriydi...”

Komünarlar kenti 500 barikatın arkasına saklamıştı. Ancak bu barikatların ve gönüllü milislerin düzenli bir orduya karşı elbette pek şansı yoktu. Fransızlarla işbirliğine giden işgalci Alman şansölyesi Bismarck savaş sırasında esir ettiği 130 bin Fransız askerini komüne karşı savaşmak üzere salıverdi ve bu askerler Paris’e saldırmak üzere konuşlandırıldı. 20-28 Mayıs arası Paris barikatlarında göğüs göğüse şiddetli çarpışmalar yaşandı ancak öncesinde ciddi bir askeri hazırlığa girişmediklerinden ve ‘içeriye’ daha fazla odaklandıklarından karşı devrimcilerin saldırıları karşısında bu barikatlar bir bir düşmeye başladı. Rüzgar tersine dönüyordu. 28 Mayıs 1871 günü, komünün son savaşçıları Belleville yamaçları üzerinde yenildiler. Esir düşen binlerce komünar öldürülmeyi bekliyordu. Alelacele idam mangaları kuruldu ve komünarlar hızla kurşuna dizilmeye başlandı. Kıyım çok büyüktü, katledilenlerin sayısı on binlerle ifade ediliyordu. Çocuk ve kadınların büyük bir kısmı Versailles hapishanelerine ve binlerce kişi de Pasifik’teki adalara sürgüne gönderildi. Sonraki 5 yıl boyunca Paris sıkıyönetimle yönetildi.

MARX’IN KOMÜNE YAKLAŞIMI

Marx ‘Fransa’da İç Savaş’ta Komünü Versailles’a karşı derhal saldırı başlatmamasından ve iç savaş koşullarında yapılmaması gereken ‘fazla insancıl’ tutumundan dolayı eleştirir. Ayrıca Merkez Komite’yi, yani o zamanki Ulusal Muhafız Temsilcileri Konseyi’ni de seçilmiş Komüne yerini çok çabuk terk etmesinden dolayı suçlamaktadır. Haklıdır da, zira Versailles henüz gücünü toplamamışken düşürülebilseydi, şüphesiz komün daha uzun yaşayacak, belki başka boyutlara evrilebilecekti.

Ancak tüm hatalarına rağmen Komün elbette Marx için de sahiplenilmesi gereken çok önemli ve değerli bir kazanımdı. Marx Nisan 1871’de, yani Komün’ün hareketli günlerinde 1. Enternasyonale bir mektup yazar ve şöyle der, “Tarih bu büyüklükte bir örneğe sahip olmadı. Paris’teki mücadele ile birlikte işçi sınıfının kapitalist sınıfa karşı verdiği mücadele ve onun devleti artık yeni bir aşamaya girdi.” Engels’in de Komün için ‘proletarya diktatörlüğü’ tanımını yaptığı biliniyor. 1848 yılında birlikte yazdıkları Komünist Manifesto’nun 1872 tarihli baskısına da konuyla ilgili bir önsöz eklemeyi ihmal etmediler ve şu değerlendirmeyi yaptılar: “Komün ile birlikte kanıtlanmış olan en önemli gerçek, işçi sınıfının basit anlamıyla geçmişten hazır olarak aldığı devlet makinesini ele geçirmek ve kendi amaçları için kullanmakla yetinemeyeceğidir.”

Öyle ya da böyle Paris Komünü insanlık tarihine ışık tutan çok büyük bir iktidar deneyimiydi. Komün 147 yıl sonra bile dünyanın birçok yerinde bulunmayan ilerici ve devrimci adımları Avrupa’nın başkentinde atmış, sonunda yenilmiş olsa da her dönemin devrimcilerine büyük bir miras ve mücadele geleneği bıraktı.

‘’71 gün özgür yaşadım, artık ölüm umurumda değil’’

(Federeler Duvarının önünde kurşuna dizilen bir komünarın kurşunlar vücuduna saplanmadan hemen önce haykırdığı cümle…)