17 Ağustos 2018 Cuma

Özgül Toprak

“İsviçre Parlamentosu gündemsizlik yüzünden açılmadı.”

Bu tür haberler Avrupa’dan ziyade bizimki gibi ülkelerde çok daha fazla ilgi görüyor ve kulağa çok sevimli geldiği de kesin.

İsviçre 8 milyon nüfusa sahip ve bunun 2 milyonu yabancı, onların değimiyle “auslander”. Ve bu yabancı sayısının %80’i ise savaş, siyasi ve ekonomik sebeplerle bu ülkeye göçen veya sığınanlardan oluşuyor. Sığınmacı, ilticacı ve göçmenlerin vatandaşlık haklarına sahip olması için en az 12 yıl bu ülkede yaşamış olması gerekli. Tabi bu tek kriter değil, bunun yanında devletin sosyal destek olarak verdiği parayı almamış ya da geri ödemiş olmak; iflas etmemiş, icralık olmamış, bankaya borçlanmamış vs. olmak da diğer bazı şartlar arasında. Bütün bunlar tam olduğunda seçme, seçilme ve referandumda oy hakkına sahip oluyorsunuz ve elbette bu, burada yazıldığı kadar kolay bir süreç olmuyor.

Hal böyle olunca da geriye kalan 6 milyonun vicdanıyla baş başa kalıyorsunuz. Mülteci ve sığınmacılar için git gide zorlaşan entegre etme(me) çalışmaları, uzayan oturum süreçleri, beslenme, ikamet ve eğitim ödeneksizliği, özelde yerel yönetim ve mülteci kuruluşlarının mobingi, genelde ise yerli halkın ırkçı yaklaşımı esasta bir devlet politikası olduğu için parlamentoda gündem olamıyor.

Aksine, baskıyı artırıp daha caydırıcı olmak adına yeni kararlar alıp uygulamaya koyuyorlar. Vatandaşları ile yaptıkları referandumlarda ise cevabını yüzde yüz bildikleri soruları sorarak “demokrasi”yi uyguluyorlar(mış) gibi yapıyorlar. Onyıllar içinde aidiyetin, devletçiliğin ve milliyetçiliğin nakış nakış işlendiği bu toplumun vereceği her karar parlamentonun malumudur. Asgari ücretin artırılması için yapılan referanduma “hayır” cevabını veren İsviçre vatandaşları, asgari ücretle çalışanların büyük çoğunluğunun yabancılar olduğunu çok iyi biliyor elbette. Başka bir referandum ise planlanan bütçenin fazla veren kısmının halka dağıtılması ile ilgili ve yine hayır diyen vatandaşları hem milli bağlılığı gösterip hem de demokrasinin gereğini yerine getirerek, parlamentonun danışıklı politikasını boşa çıkarmamış oluyor. Ve yine bu vatandaşlar daha ileri giderek parlamentonun, savunma sanayisini geliştirmesi ve daha çok silah ve savaş teçhizatı üretip satması yönünde talepte bulunuyorlar. Halbuki “barış” içinde yaşıyorlar (en azından öyle diyorlar!).  Askeri gücü nüfusa oranla az görünen bu ülkenin esasta askerlik yapmış her bireyinin terhis olmuş olsa bile asker kaldığı pek bilinmez. Çünkü hepsi silah ve teçhizatını alıp evine dönüyor ve hatta belli aralıklarla tekrar çağırılıp eğitim veriliyor. Yani anlayacağınız sağınız asker solunuz polis.

Evet kendi öz vatandaşı için ideal bir yönetim ve demokrasi anlayışı! Hatta 4 ayrı dil ve 26 kantonal yönetimiyle dünyanın bilmem kaçıncı harikası! Ama bir yerlerde kaçak var sanki! Reklamları geçtiğimizde intihar oranının Avrupa ortalamasına göre yüksek olan bir ülkeyle yüz yüze kalıyoruz. Hatta bireyci olan bir anlayışa tezat intiharlar bile var. Misal: İflas eden bir babanın önce eşi, çocuğu ve köpeğini öldürdükten sonra kendisini öldürmesi gibi! Tabi bunları kendi envanterinde gördüğü için de olabilir. Ve bunlar gerçekte olanların bildiğimiz küçük bir kısmı, çünkü hiçbir haber kanalında göremezsiniz bunları. Gerekçe “toplum psikolojisi”, esas mevzu ise “kol kırılır yen içinde kalır” politikası. Ve yine ülke genelinde en yoğun olan klinikler ise psikiyatri alanındadır. Hastalar için ayrıca birçok terapi tesisleri, oteller, dağ evleri ve hobi alanları bulunmaktadır. Sorunun esasına inmek ve onu değiştirmek istemedikleri için intihar sürecine getiren psikolojiyi de kontrol altına almak istiyorlar. Mülteci kamplarındaki intihar ve cinnet vakaları ise kriminal vaka sayıldığı için hiç ilgi görmüyor. Her kantonun her belediyesinin keyfi politikaları, antideprasanlarla yatıştırılamayan ve fiziki rahatsızlıklara dahi sebep olan sonuçlar doğuruyor. Rahatsızlıkları sebebiyle hastanelere giden mültecilere ise, çaresizliklerinden faydalanılarak rahatlıkla yeni ilaç için denek olma teklifi yapılabiliyor.

İsviçre, yer altı zenginlikleri “underground” bankalarından, yer üstü sanayisi ise kimya, ilaç, hizmet ve silah sanayisinden ibaret olan zengin bir ülke. Hemen her ülkenin, her büyük sermayedarın ve her diktatörün parasını “güvenli” bankalarında tuttukları için, dünya üzerindeki mevcut her savaş, saldırı ve katliamlara karşı bir yandan “tarafsız” görünmeye çalışırken diğer yandan, parlamentonun, silah satışı için belirlediği kotanın üzerindeki miktarı da Almanya üzerinden satarak mevcut yasa ve kararlarını da rahatlıkla yok sayabiliyorlar.

Ülke parlamentosu sosyal demokratlar, sağcılar, yeşiller, liberaller ve aşırı milliyetçilerden oluşuyor fakat muhalefetten ziyade az çelişki, bol işbirliği içinde sıralı bir yönetim söz konusu. Avrupa ülkeleri arasında sosyal devlet, özerk yönetim, dört dilli yayın ve yaşam politikası ile muhteşem bir görüntü veren bu ülke vahşi kapitalizmin ete kemiğe bürünmüş en iyi örneği ve güler yüzlü faşizmin öncüsü konumundadır. Bu yüzdendir ki, burada yaşayan yabancılar yaşadığı esas sorunu tespit edip müdahil olmaktan uzak, peynire koşan fare misali bu sistemin tekerini çevirip, yaşamsal olmayan korkulara mahkum ediliyor. Bu yüzdendir ki sosyal, siyasal ve ahlaki çürümenin en fazla yaşandığı kesim de yine bunlar oluyor.

Bu tabloda parlamento açılmıyorsa eğer, bizler bunu sevimli bulmuyoruz.