16 Aralık 2018 Pazar

Zübeyde Duran

Burası İstanbul şehriydi, iki kıtayı birbirine ekleyen ve hudutları içinde ayrı ahlakta ayrı tıynette (yaratılışta)* yüz binlerce insanı barındıran İstanbul şehri!” (sf. 242)

İstanbul şehri granitten yekpare bir kaya gibi hissizdi bu gece!

Dün gece olduğu gibi… Yarın gece olacağı gibi…” (sf. 226)

Elimdeki kitap Suat Derviş’in “İstanbul’un Bir Gecesi”. Yaşamı boyunca ellinin üstünde roman, yüzlerce öykü, çeşitli içeriklerde binlerce dergi yazısı yazmış, hayatını kendini bildiğinden beri yazarak kazanmış bir büyük yazar Suat Derviş. Ama bu kitap onun da en sevdiği kitaplarından biri… Baştan söyleyeyim ben de sevdim. Hatta bu yazı yazılmadan önce tanıdığım birçok kişiye zaten okumalarını salık verdim.

Adından da anlaşılacağı gibi bir gece içinde dönemin İstanbul’unda yaşanan birbirinden bağımsız ama kişileri bir şekilde birbirleriyle ilişkili olaylar anlatılıyor kitapta. Her olayın kahramanını derin bir gözlemle ve iç konuşmaları, duygusal ve düşünsel gelgitleriyle beraber anlatıyor yazar. Bu teknik okuyucunun anlatılan karakterlerle empati kurmasını sağlıyor. Kızıp kızmamak, sevip sevmemek size kalıyor, Suat Derviş yalnız anlatıyor.

Olaylar birbirlerinden bağımsız ilerliyor sadece gece içinde kısa bir zaman diliminde birbirilerine değiyor karakterler. Ve her birini gecenin sonunda hayatlarını bir gün öncesi gibi devam ettiremeyecekleri, bu anlamda, yeni günler bekliyor.

Bir olaydan diğerine geçerken okur “eee Vasıf eski patronundan af dileyip iş isteyecekti, ne oldu da Memduh’a geçtik.” demiyor. Bilakis Vasıf’ın beklediği sırada şahit olduğu; patronunun evinin tam karşısındaki hastaneye ambulansla getirilen daha on iki yaşında ağır yaralı Memduh için “Ne olacak acaba Memduh yaşayacak mı?” diye merakla devam ediyorsunuz kitaba.

Suat Derviş’in hayatını yazarak kazanan bir yazar olduğunu söylemiştik. Bu nedenle siparişle ya da çok okunacağını bildiği basit aşk ve ayrılık romanları yazdığını da biliyoruz. Fakat “İstanbul’un Bir Gecesi” onun toplumsal gerçekçi sanat anlayışına yöneldiği romanların ilki. Bu nedenle de roman emekçilerin yanında bir duruş sergiliyor. İstanbul’da yaşanabilecek herhangi bir geceyi anlatırken okuyucuyu sistemin yanlış işlediğine ikna etmeye çalışıyor.

Kitapta bu tezi destekleyen çok sayıda cümle var ve en güzel yanı da tezli birçok romanın tersine ders verir gibi yapmıyor bunu. Vasıf’ın, patronunun kasasından parasını çalmış olmaktan utanç duyarak hapishanede yatarken yaptığı muhasebede, kendini suçlayan kendine “Anam hastaydı. Kanserin ne olduğunu biliyor musun? Onun nasıl kıvrandığını unuttun mu? Onun acısını dindirmek lazımdı. Ona ilaç… Hayır… Hayır! Mazereti yoktu.” derken vicdan sahibi her okur annesini tedavi ettirecek parayı bulamadığı için yaptığı hırsızlık nedeniyle Vasıf’ı değil hırsızlığı yaptıran ve sonra da bu yafta nedeniyle iş bulmasına engel olan sistemi sorgulayacaktır kuşkusuz. Aynı nedenlerle başka bir hikâyenin kahramanı Zeliha’yı çocuğunu (Memduh’u) kurtarmak umuduyla hasta bedenini satmak zorunda kaldığı için suçlamayacak; onun çaresizliğini ta içinde duyacak ve ona bunu yaşatan adaletsiz kurulmuş sisteme isyan edecektir.

Suat Derviş, parası için yaşlı bir tıp profesörüyle evlenen, aşk mı para mı ikilemini tereddütsüz paradan yana tutum alarak aşan, Kevser’in iç dünyasını anlatırken de, gece boyunca gelişen olayları aktarırken de zengin-yoksul çatışmasını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Zenginlerin kaygılarıyla yoksulların kaygıları arasındaki farkı görüyoruz. Her iki sınıf için de gerçek kaygılar bunlar ama yoksulların kaygıları “ölüm halindeki oğluma kan bulmak için para bulacak mıyım?” “Açlık çeken çocuklarıma ekmek bulacak mıyım?" gibi doğrudan ve basitçe hayatta kalma, var olma kaygılarıyken zenginlerin kaygıları “Düğüne giyilecek elbisem çok geç kaldı, düğüne yetişecek miyim?”, “ Alman işadamıyla iş ortaklığı yapma isteğim olumlu sonuçlanacak mı?” gibi ait oldukları sınıf açısından önemli ama yaşamsal olmayan kaygılar.

Roman içimizi karartıp “bu sistem böyle işte” deyip bırakmıyor. “Yaşamın anlamı nedir? Nasıl olursa böyle çaresizlikler yaşanmaz?” sorularının cevabını bulmak isteyen okuyucuya bir yol da gösteriyor. Ali ile Muammer’in sohbetleri, Ali’nin sevdiği kadının düğününde hissettikleri (burjuva sınıf içinde bir beyaz yakalı emekçi olmak) ve sonrasında çaresizlik içinde kan arayan Zeliha’yla karşılaşmasıyla hayatın anlamı sorusuna verdiği yanıtlarla insanlığın top yekûn kurtuluşuna dönük yapılması gerekli şeyler için okuyucuya ipuçları sunuyor, deyim yerindeyse Suat Derviş’i bu idrak halinden sonra Ali dillendiriyor:

“Şimdiye kadar, o, hayatta yalnız kendisi için mahdut (sınırlı) bir muvaffakiyet istemişti. Yalnız kendini düşünmüş ve büyük bir gayretle kendi malik olmak istediği şeyleri almaya çabalamıştı. (…) hayatta her şeyi kendisi için, yalnız kendisi için isteyen adamın değil, başkaları için kendisinden bir şeyler verenin, vermesini bilenin büyük adam olabileceğini hissediyordu.” (sf. 243)

“İstanbul’un Bir Gecesi” 1938’de yayınlanıyor. Köy/Anadolu romancılığının baskın olduğu bu yıllarda kentli bir romanla sınıf farklılığına değinmiş Suat Derviş. Bu özelliğiyle o yıllar için kendi alanında belki de tek roman elimizdeki kitap.   

1938 İstanbul’unun sokaklarını, toplumsal, sınıfsal yapısını, kültürel ögelerini, kadının toplum içindeki yerini anlamak açısından da son derece önemli veriler barındırıyor.

Gelelim “İstanbul’un Bir Gecesi”nin bence teknik birkaç eksiğine: Kitap İthaki Yayınları’ndan çıkmış. Üstelik de yayınevi yazarın bütün eserlerini basıyor. Suat Derviş külliyatı oluşturuyor. Derviş’in öldüğü 1972 yılından beri kitapları ilk kez yeniden ve toplu olarak basılıyor. Yayınevinin bu tutumu oldukça sevindirici ve övgüye değer. Fakat şunu da söylemeden geçmemek gerek: Çeşitli editör hataları gözden kaçmıyor. Sanırım eski basımlarından taranarak dijital ortama alınmış eserler. Nitekim tarayıcıdan kaynaklı olduğunu tahmin ettiğim yanlış yazılmış sözcüklere rastlıyoruz. Örneğin “-ın” eki “m” olarak okunmuş ve az denemeyecek sözcükte düzeltilmeden kalmış. İki harfin yan yana gelişini tarayıcının yanlış algılamasından doğan yazım yanlışları başka durumlarda da oluşmuş. Biz, Suat Derviş’i Türkiye okuruyla yeniden buluşturmak için oldukça emek gerektiren bir çalışmaya imza atmış İthaki Yayınları’nın yeni baskılarda daha özenli olacağını umduğumuzu belirterek geçelim.  

Hızlı yazmaya alışık Suat Derviş’in de az sayıda da olsa cümle ve dikkat hataları var, yazarın büyüklüğüne gölge düşürmüyor bu hatalar kuşkusuz ama:  “Küçük Gülsüm” yerine annesi Asiye ile karıştırarak “küçük Asiye” demesi; “Sırtını sütuna dayayan Sevim bu suali işitmemezlikten geldi.”  (sf. 155) (işitmezlikten” olmalıydı) cümlesi ya da “Öksüz ve zengin akraba evinde sığıntı bir kız …” (sf. 212) gibi cümleler kitaba kaptırmış giden okuyucunun durmasına neden oluyor.

Roman anlattığı gecenin son bulmasıyla günün ağarmasıyla bitiyor. Gündüz İstanbul’uyla gece İstanbul’u arasındaki farkı: “Gündüzleri mavi denizi, yeşil kıyıları, berrak lekesiz göğü, her biri diğerinden güzel sanat abideleriyle bakan gözlere yalnız saadet vaat eden bu şehir gece karanlığı basar basmaz neden böyle değişiyor, neden böyle kayalaşıyor, neden böyle korkunçlaşıyordu?” sözleriyle anlatmış Derviş. Bu sözlerle Tevfik Fikret’in “Sis” şiirini anımsatan roman; Vedat Türkali’nin “Sis” şairine ithaf ettiği “İstanbul” şiirine daha yakın duruyor kanımca:

“(…)

Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul 
Bekle bizi 
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle 
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla 
Mavi denizlerine yaslanmış 
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle 
Ve bir kuruşa Yenihayat satan 
Tophanenin karanlık sokaklarında 
Koyun koyuna yatan 
Kirli çocuklarınla bekle bizi 
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi 
Bekle dinamiti tarihin 
Bekle yumruklarımız 
Haramilerin saltanatını yıksın 
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle 
Sen bize layıksın”

* Alıntılarda yer alan anlamları verilmiş sözcükler okuduğum baskıdan olduğu gibi alınmıştır. Bu yöntemin doğru olup olmadığına okuyucu karar verecektir. 

KÜNYE: İstanbul'un Bir Gecesi, Suat Derviş, İthaki Yayınları, Ekim 2018, 280 sayfa.