14 Ağustos 2018 Salı

Makale: Ernst Wolff

Almanca'dan Çeviri: Özer Erdin

Donald Trump ABD’nin Başkanı ve dünyanın şimdiye kadar gördüğü en güçlü ordunun başkomutanı. Bu nedenle birçok insana göre Trump, gücünün sınırları olmayan biri. Yanılıyorlar. Donald Trump bir süper gücün ve onun ordusunun başında da olsa, rotasını kendisinin belirleyemediği eski bir kanyonun önündeki ahşap bir figür gibidir. Bu gerçek geçenlerde daima karşılaşılamayacak derecede belirgin bir forma bürünerek uluslararası kamuoyunun gözleri önünde sergilendi. Helsinki’de düzenlenmiş olan zirveden sonra Trump ve Putin bir basın konferansı düzenlediler. Konferansta son ABD başkanlık seçimlerinde Rusya’nın seçimleri manipüle ettiğine dair olan birtakım şüpheler de gazeteciler tarafından dile getirildi. İşte tam bu esnada Trump kendi gizli servisi ile arasına mesafe koydu.

Bunun üzerine ABD’de patlak veren öfke Amerikan politikacılarının, gizli servis görevlilerinin, ordu mensuplarının ve medyanın iştirakiyle kasırgaya dönüştü. Hatta eski CIA direktörü Trump’ı vatan hainliği ile suçladı ve görevine son verilerek yargı önüne çıkarılmasını talep etti. Hal böyle olunca Trump’ın tepkisi uzun sürmedi. Helsinki’deki basın konferansından sadece 30 dakika sonra yeniden medyanın karşısına geçen Trump, ifadelerinin yanlış anlaşıldığını belirterek, dünya kamuoyunun gözleri önünde CIA’e itaatkâr bir üslupla hesap verdi.

Bu tür bir olay 200 yılın üzerinde olan ABD tarihinde şimdiye kadar hiç gerçekleşmedi. Öte yandan bu olay ülkenin çöküşünün ne aşamaya geldiğini göstermekten ziyade gerçekte kimin sözünün geçtiğini de gün yüzüne çıkartmış oluyor. Yaşananların geri planına kısaca bir bakalım:

Donald Trump, bir buçuk yıl önce girmiş olduğu seçim yarışının stratejisini ABD’li elitlere karşı kurguladı; kendisini “tabanının temsilcisi” olarak pazarladı ve “Washington denen bataklığı” kurutacağını söyleyerek, ABD’yi savaşan bir ülkeden yıllar sonra barış zemininde hareket eden bir ülkeye dönüştüreceğini anlattı.

Ocak 2017’de göreve geldiğinden beri ne söylediyse tam tersini yaptı. Yeni bir vergi reformu hazırladı ve finans sistemini daha da kuralsız bir hale getirerek, ultra zenginler için çalıştı; ülkedeki sosyal eşitsizliği arttırdı; Wall Street’in bankacılarını kabineye aldı; oraya buraya bomba yağdırmaya devam etti; kendinden önceki başkanları epey geride bırakarak, ordunun siyasi yetkilerini arttırdı ve orduya daha fazla para temin etti.

Amerikan halkının bu rota değişikliğini şimdiye kadar kabullenmesinin asıl nedeni, Trump’ın Amerikalıların dikkatini başka alanlara çekmeyi başarmış olmasıdır. Bu alanlardan biri Trump’ın neredeyse ülkede yaşanan tüm problemlerden sorumlu tuttuğu göçmenlerdir. Diğer bir alan ise başkanın her gün çamur atma yarışına girdiği Amerikan medyasıdır. Bu tarz bir strateji ile Trump, ABD’nin gerçek egemenleri ve Wall Steet’in finans elitleri için ideal bir başkandır. Yani Trump, Amerikan halkının dikkatini çok ustaca hamleler ile Amerikan Merkez Bankası’nın (FED), büyük bankaların ve hedgefond’ların dalaverelerinden uzak tutmakla birlikte onlara çoktan tükenmiş ve suni olarak hayatta tutulan bir sistemde alan açmaktadır. ABD’li finans elitleri ise bu hizmete mükâfat olarak Trump’ı rahatsız etmeden programına devam edebilmesini mümkün kılmaktadırlar. Bu sayede Trump sahip olduğu makamı kendisinden önce görev yapmış 44 başkanın hiç yapmadığı kadar iş dalavereleri ve şahsi zenginliği için kullanmaktadır. Trump dünya çapında faaliyette olan kendisine ait inşaat imparatorluğunun bugüne kadar tek patronudur ve bu imparatorluğu aile üyelerinin yönetimine bıraktıktan sonra şirket bizzat kendisinin çıkarttığı vergi indirim yasaları ile birçok iş anlaşmasına imza atarak, finansal patlama gerçekleştirmiştir. Bir başkanın geçmiş yıllarda düşünülemeyecek kadar büyük miktarda olan bu yolsuzluğu finans elitlerini rahatsız etmediği gibi Trump’ın çok göze çarpan eğitimsizliği, kendisini gösterme hırsı, heyecanı ve göreve geldiği günden beri yönetimdeki personelle yaşadığı kaotik sorunlar da onları pek az ilgilendirmektedir.

Özetle Wall Street’in Trump’a gönderdiği mesaj sözcüklere şöyle dökülebilir; “İstediğin gibi yolsuzluk yapabilirsin, her türlü skandalı çıkartmaya cüretin olabilir, kendini ve aileni utanmazca zenginleştirebilirsin; ancak bunların hepsini bize hizmet ettiğin sürece yapabilirsin.” İşte, tam da bu noktada Donald Trump Helsinki’de kırmızı çizgiyi aştı. Kamuya açık olarak yaptığı bir açıklamada finans elitlerinin en önemli yardımcısı olan CIA’nin dokunulmazlığını, yani derin devletin dokunulmazlığını sorguladı. Derin devlette söz konusu olan yapılar ve örgütler finans elitlerinin 100 yıllık çabaları sonucunda kurulmuşlardır. Bu yapılar elbette kamusal kontrole tabi tutulmadıkları gibi büyük oranda karanlıkta çalışırlar. Söz konusu karanlık yapılara aynı zamanda Amerikan Merkez Bankası (FED), gizli servisler (CIA, FBI gibi), hükümetin yasa dışı kasası, kapalı kapılar arkasında toplanan heyetler, basın kulüpleri ve hukuki işlerde çalışanların kamuoyuna açık olmayan örgütleri de dâhillerdir. Finans elitlerinin egemenliğinin kriz zamanlarında destek aldığı yer bu derin devlettir. Başka bir deyişle finans elitleri ülke dâhilinde kontrolü muhafaza etmek için arta kalan demokratik mekanizmalar yeterli olmadığında daima derin devleti kullanmaktadırlar.

Böylece Donald Trump’ın derin devletin en önemli yapısı olan CIA’e itaat etmesi, derin devlet açısından sadece zorunlu olarak başvurulmuş bir güç gösterisi değil, aynı zamanda derin devletin Amerikan halkına gönderdiği bir mesajdır. Ülkenin içinde bulunduğu yıkıcı sosyal şartlar ve Amerikalıların büyük bir bölümünün daimi bir hızla düşen yaşam standardı da düşünüldüğünde, bu mesaj sözcüklere şöyle dökülebilir: “Biz gerçek iktidar sahipleriyiz. Bu ülkeye ve hatta onun seçilmiş başkanına egemen olan biziz. Bize başkaldırmaya sakın kalkışmayın!”    
 

Makalenin orjinali için tıklayın.