12 Aralık 2018 Çarşamba

Okan Karataş

Terry Eagleton, “Kötülük Üzerine Bir Deneme”de ölüme dair şöyle bir tespitte bulunur:

“Ölüm, eğer başarıyla gerçekleştirmek istiyorsanız, yaşarken provasını yapmanız gereken bir kendinden vazgeçiştir.”

Ölümün- daha doğru ifadeyle intiharın- eğer sadece belirli bir anda gerçekleşen bir eylem olduğunu düşünmüyorsak, o eylemi sonuçsal kılan geçmişe dönmek zorundayız. Öyleyse bu cümlede, bizi geçmişe yönlendiren “yaşarken yapılan prova” ile iki şey anlatılıyor olabilir. İlki, bir eylemin tekrar ve tekrar denenmesi, ikincisi ise bir durumun sürekli kendini tekrar etmesidir. Eğer ikincisini kabul edersek “prova”, geçmişteki “kilit” anıların kendini tekrar edip yeniden üreterek şimdiki ve gelecekteki anıları ele geçirmesi demektir.

Richard Brautigan’ın “Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek” adlı romanı, ölümün değil, onun “prova”sı üzerinde durur. Romanda, 44 yaşındaki bir adamın çocukken takılı kaldığı anılar anlatılır. Bu anılar, karakterimizin gelecek yıllarının içindeki kayboluşunu simgeler ve gelecek yıllarının cellatları gibidir.

Anlatıcı ismi belli olmayan 44 yaşındaki biridir. Fakat romanın anlatısı çoğu kez onun çocukluğu gözünden verilir. “Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek”, bir erkek çocuğunun 5 ve 12 yaşlarındaki anılarından oluştuğu için, romana o yaşlardaki bir çocuğun bilinci ve bakış açısı hâkimdir. Dolayısıyla romanı okurken anlatıcısının 44 yaşında olduğu tamamen aklınızdan çıkabilir ve yazarın bu durumu kasıtlı biçimde geçişken olarak kullandığını söyleyebiliriz. Anıların roman içinde kullanılış şekliyse yine bir çocuğa uygun biçimde kesit kesit verilmiştir. Yazar, ironik ve alaycı bir dille dramatik hikâyeler anlatmıştır. Dolayısıyla bu da, gülmekle üzülmek arasında asılı kalmamıza yol açmıştır. Aynı zamanda romanın üslubunu oluşturan bu özelliği; bizi sersemleten ve romanın içine çeken ayırıcı nitelik olarak görebiliriz.

Cenazesinde yetişkinler başka bir kimse olmayan o zavallı talihsiz çocuk gibi bir sonum olmasını hiçbir koşulda istemiyordum. O gün levazımatçının kızına bile olabildiğince arkadaşça davranacaktım.

Hatta… hatta ellerine dokunacaktım. Dünyadaki en kötü şey, benim ölmem ve onun cenazeme katılmaması olurdu herhalde.” (sayfa 32)

Karakterimizin 5 yaşındayken yaşadığı bu anı, onun fikirlerini o anlığına değiştirerek ona yalnızlığın “dünyadaki en kötü şey” olduğunu düşündürtüyor. Fakat bu kalıcı hale gelemiyor. Çünkü karakterimiz çocukluğundan itibaren etrafında bulunan kimseye güvenmiyor. 11-12 yaşlarındaki anılarına geldiğimizde hikâyelerdeki kimseye güvenmeme, durumları farklı yansıtma ve “küçük yalanlar” tespitimizi güçlendiriyor.

Olaylara hep dışarıdan bakıyor karakterimiz ve 12 yaşındaki bir çocuğun bilinçaltında hep farklı düşüncelere sahip olması, gerçek düşüncelerini yansıtmaması onun daha fazla yalnızlaşmasına neden oluyor. Aslında “dünyadaki en kötü şey”lerden biri, kendisini savunma refleksiyle gerçekleşiyor.

Karakterimizin yaşadığı olaylar zinciri ona herkese karşı ve her zaman dürüst davranmamayı öğretiyor. Babasının olmaması, ailesinin sosyal yardım alması ve para kazanmaya ihtiyaç duyması, onun çok ufak yaşta çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi öğrenmesini zorunlu kılıyor. Ama en önemlisi, “12 yaşındaki bir çocuk nasıl bu denli kurnazca düşünebilir?” diye kendimizi sorguluyoruz. Onun basit yalanlarının ardında çok daha karmaşık düşünceler yatıyor ve bir çocuk olmasının getirdiği masumiyet, insanların onun yalanları üzerinde durmasının önüne geçiyor. Oysa 12 yaşındaki bir çocuğun “masum” olması büyük hatalar yapmayacağı anlamına gelmiyor. Dolayısıyla ebeveynlerin ve yetişkinlerin çocukların düşündükleri ve yaptıkları üzerinde durmamasını, romanın ana meselelerinden birisi olarak görebiliriz. Çünkü karakterimiz, 12 yaşındayken hayatının seçimini yapmak zorunda kalıyor. Bir ömrü yutan seçim bu…

Romanın daha ilk sayfasındaki şu cümleler çok çarpıcı:

Kurşun yerine hamburger çekseydi canım keşke. Silah dükkânının hemen yanında bir lokanta vardı. Çok iyi hamburger yaparlardı ama aç değildim.

Ömrümün geri kalanında hep o hamburgeri düşüneceğim. Hep tezgâhın başında oturacağım, gözyaşlarım yanaklarımdan akarken onu ellerimde tutacağım.” (sayfa 5)

Romanın en büyük ikilemi, kırılma noktası, 44 yaşındaki bir adamın 12 yaşındayken yaptığı bir hata, ona 32 yıllık bir kayboluşu getiriyor. Açıkça ifade edilebilir ki roman; karakterimizin 32 yıllık dönemine değil, 12 yaşına kadarki çocukluğuna odaklanıyor.

Bizde çok kullanılan bir büyük sözü vardır: “Büyüyünce geçer”. Belki bu sözü bazı küçük hatalar için geçerli sayabiliriz. (Aslında bu sözlerimden bile şüpheliyim.) Fakat karakterimizde olduğu gibi bazen de “büyüyünce geçmez” işte ve “rüzgâr her şeyi alıp götürmeyebilir”.

KÜNYE: Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek, Richard Brautigan, Çeviri: Bülent Doğan, Sel Yayıncılık, 2018, sayfa 102.