14 Ağustos 2018 Salı

Şilan Geçgel

"Akşamüzeri oldu bak,

Balkon altlarında yemek kokusu.

Kaldırımlarda yıkanmış halı suyu,

Tüm yolların hayallere çıktığı saatler,

Tüm yollar kurtarılmış bizlerden.

Pencereleri bırakalım hadi,

Hem,

Çerçevesi olur mu hiç uçsuzluğun?”

Yukarıdaki dizelerin sahibi genç şair Berxwedan Yaruk. Temmuz 2018’de Altıkırkbeş yayınları tarafından yayımlanan “Alışmak İyileşmek Değil” isimli kitap, Yaruk’un ilk şiir kitabı.

Bugün İleri Kitap olarak Bexwedan Yaruk’la; memlekete, şiirlere, ilk kitabına ve gelecek güzel günlere dair keyifli bir söyleşi yaptık:

Merhaba Berxwedan, öncelikle söyleşi talebimizi kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Size soracak olursak, kimdir Berxwedan Yaruk?

Merhaba Şîlan. Ben de hâlâ arıyorum kim olduğumu.

Öncesinde çeşitli dergilere öyküler ve siyasi makaleler yazdığınızı biliyoruz. Örneğin; 13 Eylül 2015 yılında Evrensel Gazetesi’ne yazdığınız “Kim Bu 90'lı Genç Kürtler” yazınıza denk geldik... Bahsi geçen siyasi makaleleri yazmanıza sebep olan etmen olarak  ‘eskide ısrar eden çözümsüz köşe sahipleri’ni işaret etmişsiniz. Şimdi neredeler bu köşe sahipleri?

Korunaklı köşedeler şu an. Şaşkın, dargın ve mağdur hissediyorlar. İktidara sitem, halka ise hayret içindeler. Biraz daha zamana ihtiyaçları var. Sahadakinin mikrofonda olabildiği dönemler azdır zaten ülke tarihinde lakin şu sıralar genç seslerin yankı bulabilecekleri mecra hiç olmadığı kadar az, bu sese kulak verecek kesim ise hiç olmadığı kadar takatsiz.

Peki neden öykü, makale, köşe yazısı ya da bir roman değil de şiir kitabı yazmak istediniz?

Öyküler beraber yürüdüğüm arkadaşlarımın anıları için bir borçtu. Makaleler ise daha çok eskide ısrar eden çözümsüz köşe sahiplerine tepkiydi. Mağdurun sözcüsü olma hali bir garip iktidar yaratmış haldeyken insan kamerasını kendi tutmak istiyor. Şiir ise tüm bu süreçler boyunca kaçıp gittiğim Meksika sınırımdı. Ülkeye gelemediğim bir dönemde Meksika sınırı ile selam vermem güzel espri bence.

Sizce şiir hak ettiği değeri görüyor mu yayıncılık dünyasında? Yeni dönem şairler, kitaplarını yayınlatmakta zorlanıyorlar mı?

Bir şeyler hissediyoruz ve öğretilmiş yöntemler bunları ifade etmemize müsaade etmiyor. Bu kaos anlarında icat ettiğimiz yüzlerce ifade biçimi var. Şiir, dans, müzik, resim, pandomim… Her çağın da ortak paydada buluşturucu merkezi, çağın dinamiklerine ve iyileşme ihtiyacına göre değişiyor. O yüzden dert sanki hak edilen değeri alma serencamından öte iyileşme-iyileştirme arayışı olmalı. Şiire ne denli ihtiyaç varsa o kadar okunuyor.

Kitabı yazarken gündelik siyasetten pek kopamadığınız anlaşılıyor. Bugün dünyaca ünlü birçok şairin de kendi memleketinin gerçekliğinden kopamadığı su götürmez bir gerçek... Siz yaşadığınız yerden Türkiye'ye bakınca ne görüyorsunuz?

5 senedir Türkiye dışındayım ben. Kitaptaki birkaç şiir bu 5 senede yazılmıştır, geriye kalanını ise evden ayrılıp yaşama katılmaya çalıştığım tüm o anlama hallerinde not düştüm defterlere. Ne yaşandı ise o kaldı o yüzden kitapta. Buradan oraya bakmam için burada olmam gerekiyor. Hâlâ reddediyorum bunu ben.

Türkiye’de hatta dünyada birçok şairin görüşleri dolayısıyla yargılanmış olduğunu biliriz, siz de bunlardan birisiniz, sizce şairlerin-yazarların böyle bir geleneği mi var?

Sanırım üretim ağında olanın kendiyle kavgası yaşamı anlamasına bir pencere açıyor. O pencerenin tabiatında da itiraz var. E itirazın yankısı-yargısı ortada.

Kitabınızın adı da şiirleriniz kadar etkileyici. “Alışmak İyileşmek Değil” derken şair bize gizli bir umutsuzluğu mu işaret ediyor yoksa umutsuzluk halinin kendisine alışmamayı mı söylüyor?

Bir şeyler çok hızlı değişti şu son on yılda. Emek enayilik, sevgi zayıflık, nezaket aptallık, ilişkiler ise bir boğum bir düğüm olarak kabul edilmeye başlandı. Sokağa salınan umutsuzluğun yarattığı takatsizlik hali o kadar hızlı kabul gördü ki alışmamalıyız buna diye düşündüm. Kaybetmeye, ekranda bir rakam olmaya, hayal kurmamaya, kötülere ve bir yerlere tıkılıp kalmaya alışmamalıyız.  Kitap ismi de bu hislere güçlü kapıldığım bir gecede yazdığım bir nottu.

Peki şiirlerinize gelecek olursak, kitapta yer alan birçok şiirin bir hikâyesi olduğu hissediliyor. Özellikle “Roza” isimli şiiriniz...

“Roza tüm arkadaşlarımızı öldürdüler çok yalnızım” demişsiniz…  Suruç'tan 10 Ekim Ankara Gar Katliamı'na, arkadaşları öldürülen birçok insanın içinde bir yere dokunacağınızı düşünüyorum bu şiirle. Bize biraz Roza’dan bahsetmek ister misiniz?

Roza benim yoldaşım, ablam ve ilk öğretmenim. Doğduğumdan bu güne meraklarımın yanıtlarını bulmama hep yardım etti, bu arayışın varacağı patikaların bilinmezliğinden ise korkmamamı öğretti. Roza gördüğüm ilk kadın. Ablam ama annemden evvel kucağına almış. İlk öğretmenim, beni uzayla tanıştırdı. Roza duyduğum ilk zılgıt, o gün dolduğum inanç hâlâ en insan kalan yanım. Benim dünden geriye kalan son seslenişim Roza. İkimizin de artık seslenemediği çok isim var. 

Şiirlerinizde hem Türkçe, hem de Kürtçe kelimeleri aynı anda kullanmışsınız. Tek dille değil de, iki farklı dille aynı şiiri yazabilmek hem farklı, hem de kıymetli bir deneme. İki dili şiirlerinizde harmanlayarak, Türk ve Kürt dillerine dair bir “şiir kardeşleştirir” mesajı mı vermek istediniz?

Bazen çok öfkeliyken bazen de çok şefkat doluyken Türkçe yetmiyor. Türkçe’nin bitmediği lakin kelimelerine başka bir dağdan yankı aradığı anlarda Kürtçe çıkmaya başlıyor sesler. Şiirlerde de öyle oldu. Bilerek yapmadım bunu. Planlasaydım Kürtçe de Türkçe kadar yer bulurdu. 

Kitabınızı bir parkta oturup okudum, kitap bittiğinde son sayfaya nasıl geldiğimi pek anlayamamıştım. Bir okur olarak ne hissettiniz derseniz tek kelimeyle acı derdim. Şairlerin şiirlerini hangi öz duygu ile yazdığı kendileriyle ilgilidir elbette. Ancak size soracak olursam; siz okur bu kitabı okurken ne hissetsin istediniz? Sizin bu şiirleri yazarken ilham kaynağınız ne oldu?

Okuyan kendi sesini ekler şiire hep. “Biraz yürüyelim mi?” diyorum örneğin şiirde. Gitmek eylemi birinin ukdesi iken bir diğerinin refleksi olabildiği için o cümle beni üzerken seni gülümsetebilir. Kimliklerim, çelişkilerim ve anlam arayışı kitabı yazdıran motivasyonlar oldu. 

Birçok sokak eyleminde örneğin Haziran Direnişi'nde duvarlara yazılan onlarca şiirin izi kaldı o günlerden bugünlere. Hem de plansızca, kendiliğinden. O şiirli duvarlar hala hafızalardadır... Hayal ediyor olsak şimdi diyelim ki aynı günler gelmiş tekrar -özgürlüğün, barışın, kardeşliğin- günleri bir duvara en çok hangi şiiriniz yazılsın isterdiniz?

Kitabın ikinci bölümünün açılış cümleleri ile yanıtlayabilirim belki

 “Muhtemelen gün geçtikçe daha çok eksilecek, daha çok şeyi yad edeceğiz. Şarkılar içimize oturacak, çıktığımız çocukluk ağaçlarından  bir bir düşeceğiz. Bir şeyi hatırlamak bana hep üzücü gelir. Bakabilmek varken halen oysa. Peki ya hayat tamamen buysa?” 

Kitabınızı “bir daha yeniden ne zaman göreceğinizi bilmediğiniz annenize ve koca sene boyunca sokağa çıkması yasaklanmış çocuklara” ithaf etmişsiniz… Bu güzel söyleşi de son soruyu onlara ayırmak istiyorum müsaadenizle. Şimdi hem anneniz, hem de sokağa çıkma hakları elinden alınmış o güzelim çocuklar için umutlu bir şiir söylemeniz istense, hangi şairin sevdiğiniz bir şiirini söylerdiniz?

Seydayê Tîrêj - “Ey bilbilê dilshad”

Samimi yanıtlarınız ve bu güzel söyleşi için size tekrar teşekkür ederiz. “Alışmak İyileşmek Değildir”in yolu açık olsun.