22 Eylül 2018 Cumartesi

Devrim Özdel

Herhangi bir olay değerlendirildiğinde durumlar arasında nedensellik bağı ve dün-bugün ilişkisi kurmak gerek. Böylece an ile gelecek ilişkisi doğru değerlendirilebilir.

Bugün AKP’nin YÖK ile ilişkisi veya eğitim politikası incelendiğinde varolan durumların geçmişten bağımsız olmadığını göz önünde bulundurmalıyız.

YÖK NEDİR? KİMLERİ TEMSİL EDER?

Üniversiteler toplumun şekillenmesinde önemli rol oynayan kurumlardır. Bu nedenle toplumsal düzende önemli değişimlerin gerçekleştirilmesi amaçladığında , üniversitelerin de bundan etkilenmesi kaçınılmazdır. 

Hatırlanacağı üzere , 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri faşist darbe ile inşa edilmesi amaçlanılan yeni bir toplumun ilk adımı atılmıştı.

12 Eylül yönetimi emperyalistlerin programlarına uygun bir toplum yaratma amacı güdüyordu. Bu programın içinde elbette gençler de yer alıyordu. 12 Eylül programının önemli bir noktası gençliğin depolitizasyonudur.

Demokratik-akademik mücadelenin önlenmesi ve bastırılması , üniversitelerdeki bilim insanlarının tasfiye edilmesi , eğitim-öğretim kurumlarına yönelik programın tam uygulanabilmesi cunta yönetiminin hedefiydi.

Bu hedeflerin başarıya ulaşabilmesi için bir araç gerekliydi : Yükseköğretim Kurulu (YÖK).

YÖK ile birlikte meydana gelen değişikliklerden bazıları şunlardır :

-YÖK ile üniversitelerin yönetim kurulları lağvedildi. Cuntanın seçtiği kişiler rektör atanırdı. Böylece üniversitelerin idari özerkliği kaldırıldı.

-YÖK yasası uyarınca rektör seçimlerinde son söz cumhurbaşkanında olacaktı.

-YÖK düzeni ile o dönemde 3000 civarında bilim insanının tasfiyesi gerçekleşti.

-YÖK ile üniversite yönetimleri üzerinde tahakküm kuran yürütme, böylelikle bilimsel
çalışmaları denetleme, sansür koyma, engelleme hakkı da tanınıyordu.

Kenan Evren , Ocak 1984'de ; "Anayasayı değiştirme gücünü kendisinde bulabilen bir güç gelmedikçe YÖK'ü kaldırmak mümkün değildir" diyordu.

20 Nisan 2018 tarihinde ise AKP Genel Başkanı Erdoğan: "YÖK bana bağlı olduğu için hemen bir hafta öteye aldık sınavı. Bu şunu gösteriyor, başkanlık sistemi seri adımlar atmayı sağlıyor" demişti. Kenan Evren'in ve Erdoğan'ın açıklamaları birbirinin zıttı değil, paralelidir. Erdoğan'ın açıklamasından AKP’nin YÖK’ten memnun olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Çünkü YÖK, egemen sınıfın sahip olduğu ve istediği gibi dizayn ettiği bir kurumdur.

AKP’NİN ELİNDEKİ FIRSAT

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişimi sonrasında devlet kurumlarında ciddi bir “alt üst oluş” yaşandı. Bu “alt üst oluşun” bir ayağı da üniversitelerdi.

Devlet kurumlarını emperyalistler aracılığı ile tekellerin programlarına uygun paylaşan yerli işbirlikçilerin 15 Temmuz'da yaşanan çıkar çatışması sonucu doğan büyük kavgaları devlet kadrolarının revizyon edilip , "tek tipleştirilmesine" zemin hazırladı. Bu sayede AKP’ye devlet kadroları içerisinde mutlak güç olma fırsatı doğdu. AKP bu fırsatı
sıkıyönetim rejimi olan OHAL’in ilan edilmesi ve ardından çıkarılan KHK’lar ile değerlendirmeye çalıştı.

KHK’LAR İLE ÜNİVERSİTELERDE NELER DEĞİŞTİ?

KHK’lar ile yapılan değişikliklerden birkaçı şunlardır :

-Rektörlük seçimleri kaldırılarak, rektörlerin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanması
sağlandı. (676 sayılı KHK 85. Md)

-Darbe girişiminin hemen ardından üniversitelerden 4 bin 225’i akademisyen, 1117’si ise idari personel olan toplam 5342 kişi hızla görevden uzaklaştırıldı.

-15 vakıf üniversitesi kapatılarak, bu kurumlarda çalışan 2808’i öğretim elemanı olmak üzere yaklaşık 6 bin kişi ise bir gecede işsiz kaldı.

-672, 675, 677,679, 686, 688, 689, 692 ve 693 sayılı KHK’lar ile üniversitelerden KESK Eğitim Sen üyesi 329 akademisyen (3”ü iade edildi), 13 idari ve teknik personel ihraç
edilmiştir.

(Veriler Eylül 2016 - Kasım 2017 tarihleri arasını kapsamaktadır. Kaynak : Eğitim Sen , 6
Kasım 2017 tarihli açıklaması )

İktidar darbe girişimi sonrasında, devletin hazırladığı “terör örgütü üyeliği listesinde” adı geçen kişileri ihbar edenlere para ödülü verileceğini açıklamıştı. AKP’nin bu süreçte ilmek ilmek ördüğü itiraf ve ajanlık denemeleri üniversitelere de sıçradı.

Bu itirafçılık modelinin somut bir örneğini ne yazık ki geçtiğimiz haftalarda Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde gördük. Hem araştırma görevlisi hem de 120 kişiyi FETÖ’cülükle suçlayan ve itirafçılık yapan Volkan Bayar , üniversiteye girip 4 akademisyeni katletti.

Bir dönem Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde çalışan Nuriye Gülmen bu katliam ile ilgili şu ifadeleri kullandı : "Akademisyenler arası muhbir komiteleri oluşturuluyor, Üniversitelerde çürüme had safhada. ‘Bayar aşağılık bir katil’ deyip işin içinden sıyrılmak çok kolay. Ama mesele bu kadar basit değil. Siz, her türlü muhbirlik faaliyetini yayarsanız, insanları itirafçılığa teşvik ederseniz, ki Cumhurbaşkanı bunu bizzat kendisi yaptı, bu sonuçların oluşması son derece doğal.”

Gördüğünüz gibi OHAL ve KHK’lar ile birlikte akademi tamamen bozulmuştur. Bilim insanları yetiştiren yerler , ne yazık ki itirafçı yetiştirir hale gelmiştir. Akademide meydana gelen bu değişikliklerin , elbette ki üniversite öğrencileri açısından da belirli bir yansıması var.

OHAL VE ÜNİVERSİTEDEKİ BASKILAR

OHAL ve KHK’lar ile birlikte muhalif kesimlere yönelen saldırılar yükselirken, demokratik ve özgür üniversite arayışı da ateş çemberinin ortasına konuldu. AKP’li milletvekilinin “Cizre’ye nasıl girdiysek, ODTÜ’ye de öyle gireriz” söylemi bu şiddetli saldırıların sözlü bir dışavurumudur.

Uzun zamandır sistemsel bir kriz içinde olan YÖK , bu süreçte iflasın eşiğine dayanmıştır. AKP , YÖK'ün içinde bulunduğu krizi uzun süreye yaymak ve çözmek amacında olduğu için geçmişte olduğu gibi ÖGB'leri etkinleştirmiştir.

İdare ve kolluk güçlerinin işbirliği üniversite içerisindeki ilerici, devrimci öğrencilere yönelik soruşturma, uzaklaştırma, tutuklama vb. cezalar ile etkinliğini göstermiştir.

OHAL ile birlikte AKP’nin üniversiteleri teslim almaya yönelik saldırıları ve hamlelerini birkaç örnek ile somutlayalım :

- 23.10.2016: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde düzenlenmek istenen OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ilgili bir açık oturum, OHAL gerekçesiyle
yasaklandı.

- 04.05.2017: 8-12 Mayıs tarihleri arasında düzenlenmesi planlanan konserler, atölyeler, oditoryum etkinlikleri, dans gösterileri ve çeşitli oyunların yer alacağı MSGSÜ Sanat Festivali yasaklandı.

- 08.05.2017: İTÜ'de yapılacak LGBTİ Onur Yürüyüşü, OHAL gerekçesiyle yasaklandı.

- 02.11.2017: 10 Ekim Ankara katliamının 2'inci yıl dönümünde, İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü'nde anma yapmak isteyen 67 öğrenci, çevik kuvvet ekipleri tarafından darp edilerek gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan 67 öğrenciye üniversite yönetimi tarafından soruşturma açıldı. Üniversite yönetimi ile eş zamanlı olarak, yurtta kalan öğrencilere de soruşturma başlatıldı.

- 03.04.2018: Boğaziçi Üniversitesi’nde Afrin lokumu dağıtanlara müdahale eden Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin bir kısmı evlerine düzenlenen operasyonla bir kısmı da
kampüslerinden gözaltına alındı. Mahkemeye sevk edildiler. Toplamda 9 öğrenci tutuklanırken, 6 öğrenci ise serbest bırakıldı.

-14.04.2018: Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde (KTÜ) Kazım Koyuncu’nun ölüm yıl dönümü için kampüs içerisinde yapılması planlanan anma programına rektörlük tarafından izin verilmedi.

KRİTİK BİR DÖNEME GİRERKEN

Tüm bu olayların olduğu dönemde üniversitelerdeki güç dengeleri çatırdamakta ve egemenlerin otoritesi güçlenmektedir. İlerici,devrimci öğrencilere yönelik saldırılar artarken;
bu saldırılar sadece ÖGB’ler tarafından değil , gericiler ve faşistler tarafından da yapılmaktadır.

Afrin meselesi ile kabaran gerici-şoven dalgada öne fırlayan ve insiyatifi ele alan gericiler , kendilerine destek verecek güçler karşısında meşruluk sağlama ve toparlanma açısından belirli bir ivme kaydettiler. Ve hareketlenen gerici kitleler ile onları yönlendirenler mevcut yeteneklerini gözler önüne serdiler. Kazandıkları bu ivmeyle önümüzdeki dönemde, Üniversitelerdeki sinik görümlerinden kurtulmaya çalışarak daha aktif bir role soyunmaları olasıdır.