15 Kasım 2018 Perşembe

İlke Bereketli

Sürpriz son bekleyen okurların hevesini kırmak pahasına yanıtı baştan verelim: Hayır. 4+4+4 Eğitim sisteminden Endüstri 4.0’a geçmek mümkün değil. Peki Türkiye’de bu iki 4’lünün yan yana gelmesi neden mümkün değil? Aralarında nasıl bir bağ var? Açıklamaya çalışalım.

Endüstri 4.0’ı bir önceki yazıda tanıtmış, dijitalleşme, otomasyon ve yapay zekanın üretim süreçlerinde yerini aldığı, Sanayi Devrimi’nin son aşaması olduğunu söylemiştik.

Türkiye’de son zamanlarda bakanlardan, patronlara, CEOlardan mühendislere herkesin dilinde bu kavramı duyuyoruz. İlk üçüne geciken ülkemizin artık “dördüncü sanayi devrimi”ne tam zamanında eklemlenmesi gerektiğinden söz ediliyor. Öyle ki konunun Cumhurbaşkanlığı seçim yarışında bile “Ben Endüstri 4.0 diyorum, o kıraathenede kek ikramı” diye propaganda malzemesi olarak kullanıldığını gördük.

TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB bir araya gelip “Sanayide Dijital Dönüşüm Platformu”nu kuruyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanı, sermayedarların beklentisine uygun, yatırım ve üretim ortamını iyileştirecek “yapısal reformlar” sözü veriyor. Bu popülerlik akademiye de yansıyor elbette. Endüstri 4.0 üniversitelerde açılış derslerine konu oluyor. Hakkında konferanslar, seminerler, proje yarışmaları düzenleniyor. Ancak tüm bu yüksek beklenti ve iddialı hedefler Türkiye’nin çıplak gerçekliği karşısında epey eğreti duruyor.

TÜBİTAK’ın 2016 yılında 1000 özel sektör kuruluşuyla yaptığı anketin sonuçlarına göre Türkiye’nin dijital olgunluk düzeyi Endüstri 2.0-3.0 arasında yer alıyor1. Bu da demek oluyor ki işletmelerin önemli bir kısmı, bırakın yapay zeka kullanımına hazır olmayı, henüz  iş süreçlerinde bilgisayar bile kullanmıyor. Bu düşük dijital olgunluk düzeyi daha çok, ülkedeki tüm işletmelerin yaklaşık %99’unu oluşturan KOBİlerce belirleniyor. Üstelik bu işletmelerin %93.4’ü 1-9 arası çalışanı olan mikro işletmeler2.

Endüstri 4.0, akıllı sistemlere yapılan yatırımları telafi amacıyla düşük üretim maliyeti sağlayacak ölçek ekonomisinde, daha çok büyük sanayi kollarında gelişiyor. Oysa Türkiye’nin gerçeği rakamların da gösterdiği gibi büyük sanayi değil küçük esnaflıktır. Ağır bir krizin işaretlerinin belirdiği, ekonomik daralmanın kapıda olduğu ise bir başka gerçek. Tüm bu veriler bir araya geldiğinde sanayide dijitalleşmeyi sağlayacak ekonomik olanakların hazır olmadığı kolayca görülüyor.

İçinde bulunduğumuz teknolojik geriliğe karşı Türkiye’ye çağ atlatacak süper devlet teşviklerinin, büyük yatırımların, küçük girişimcileri destekleyecek özel fonların hazır olduğundan söz eden “iyimserler” çıkacaktır. Biz meselenin yalnızca mali olanaklara bağlı olmadığını, ülkedeki emek rejiminden eğitim sistemine kadar farklı belirleyicilerin teknolojik ilerlemede rol aldığını göstermeye çalışalım.

Endüstri 4.0 doğası gereği nitelikli işgücüne gereksinim duyuyor ancak birçok nedenle Türkiye nitelikli işgücü yetiştiremiyor, yetiştirdiğini de elinde tutamıyor.

2016-2017 yılları arasında kimya, metal, ağaç, makine, tekstil ve gıda sektörlerinden 2903 şirketle yapılan bir ankete göre bu sektörlerdeki toplam işgücü devir hızı, yani çalışanların işten ayrılma hızı beyaz yakalılar için %30, mavi yakalılar içinse %35’tir3. Bu da demek oluyor ki üretim alanındaki her 10 çalışandan 3-4’ü o ya da bu nedenle her yıl işini değiştiriyor. Bu nedenlerin düşük ücretler, ağır çalışma koşulları, taşeronlaşma, belirli süreli iş sözleşmeleri, mobbing, vb.’den kaynaklandığını ülkenin genel emek rejimine baktığımızda tahmin etmek güç değil. Üretim sektöründeki oranlar böyleyse varın, esnek ve güvencesiz çalışmanın daha yaygın olduğu hizmet sektöründeki oranları siz düşünün. Bu koşullarda sürekli iş değiştirmek zorunda kalan işçilerin herhangi bir işte bilgi ve birikimini geliştirip nitelikli çalışana dönüşme olanağı bulunmuyor.

Nitelikli işgücü kaybının bir başka boyutu ise beyin göçü. TÜİK’in yayınladığı göç istatistiklerine göre 2017 yılında yurt dışına göç edenlerin sayısı önceki yıla göre %42.5 oranında arttı4. Göç edenlerin yaş gruplarına bakıldığında en çok 25-29 yaş arası gençler olduğu görülüyor. Bu oranlar içinde genç, iyi eğitimli nüfusun, binlerce mühendisin, yazılımcının, akademisyenin önlerinde umutlu bir gelecek görmedikleri için, özellikle 15 Temmuz sonrasında süreklileşmiş OHAL koşullarından bunalarak Türkiye’yi terk ettiği biliniyor.

Türkiye’de Endüstri 4.0’ın gelişmesinin mevcut durumda mümkün olamayacağının belki de en önemli nedeni ise teknolojinin tanımında saklı.

Teknoloji, teknik ve bilim sözcüklerinin bir araya gelmesinden oluşuyor. Teknik, pratik bilgiyi ve beceriyi içerirken teknoloji, tekniğin üzerine bilimsel bilginin eklenmesini şart koşuyor. Örneğin denizde biraz keyif için kendinize bir sal yapmak isterseniz bunun için suyun kaldırma kuvvetini bilmenize gerek olmayabilir. Basit teknik bilgilerle, geçmişten gelen deneyiminizle amacınıza ulaşabilir, dalgaların ve rüzgarın yardımıyla mavi sularda yol alabilirsiniz. Ancak bir uzay aracıyla Dünya’nın yörüngesine çıkıp mavi yerküremizi seyre dalmak isterseniz kütle çekim ve termodinamik yasalarını, enerji dönüşümlerini bilmek zorundasınız. Uzay teknolojilerine usta-çırak ilişkileriyle, bilimsel bilgiyi içermeyen pratik bilgilerle erişmeniz mümkün değildir. İşte Türkiye’nin de benzer nedenlerle teknoloji üretmesi mümkün değildir çünkü Türkiye bilim üreten, bilimi önceleyen bir ülke değildir.

Ülkenin son 16 yılına dönüp baktığımızda bilimin, AKP eliyle eğitimin her kademesinden yavaş yavaş tasfiye edildiğini görüyoruz. 4+4+4 sistemiyle parçalanan eğitimde zorunlu din dersleri artarken matematik, fizik, biyoloji, vb. temel bilim dersleri azaltıldı, evrim konusu müfredattan tamamen çıkartıldı. MEB’in yetkileri imzalanan protokollerle neredeyse  tümüyle Diyanet’e aktarıldı. Tarikatlar ve cemaatler kreşlerden liselere kadar her düzeyde eğitim etkinliğinin parçası haline getirildi. Üniversiteler bilimsel bilginin dışlandığı, safsatanın ve hurafelerin egemen olduğu meslek edindirme kurslarına dönüştü. Ülkenin her alanda gereksinim duyacağı bilimsel aklı, nitelikli gelecek kuşakları bu eğitim sisteminde yetiştiremeyeceğimiz ortadadır.

Uzun lafın kısası, toplumsal koşullardan bağımsız bir teknolojik gelişimden söz edemeyiz. Sermayenin küresel pazarda yer kapma ve teşviklerden yararlanma iştahını besleyen Endüstri 4.0 hevesinin bugün Türkiye’de maddi temelleri bulunmamaktadır. Ülkedeki siyasi yapı ve ekonomik ilişkiler teknolojinin üretilmesine, teknolojiyi geliştirecek nitelikli işgücünün varlığına olanak tanımamaktadır. Bu koşullarda teknoloji geliştiren değil ancak ithal eden, üreten değil tüketen bir ülke olunabilir. Teknolojik atılım bekleyenler mali kaynak arayışına girmeden önce dönüp ülkedeki siyasi rejimi, eğitim sistemini, işçi haklarının durumunu sorgulamalıdır.

Bu yazıda işçi sınıfını nasıl etkileyeceği tartışmasından bağımsız olarak mevcut koşullarda Endüstri 4.0’ın Türkiye’de gelişip gelişemeyeceğini göstermeye çalıştık. Endüstri 4.0’ın yaygınlaşması durumunda oluşacak işsizlik sorunu, işçi sınıfını nasıl etkileyeceği, bu sürecin kapitalizm için yeni bir fırsat mı yoksa bir kriz mi olduğu tartışmalarını sonraki yazıya bırakalım.

1- http://www.tubitak.gov.tr/sites/default/files/akilli_uretim_sistemleri_tyh_v27aralik2016.pdf

2- http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=30910

3- http://tfvp.org/wp-content/uploads/2018/10/%C4%B0malat-Sanayiinde-K%C3%BCresel-De%C4%9Fer-Zincirleri-ve-Verimlilik-Betimleyici-Analizler.pdf

4- http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=30607