Yükleniyor...

Burak Gürbüz

Burak Gürbüz



İktisadi düşünce tarihi içinde neoliberalizm ve Vacher de Lapouge

Neoliberalizm kuramı nereden icabet etti? Ya da liberalizmle ne farkı vardı? diye sorduğumuzda iki önemli tarihe bakmak gerekir. İlki 1789 Fransız devrimi, ikincisi de 1870 Walras’cı iktisadın ortaya çıkışıdır. Kısacası iktisadi düşüncede 1870 yılı emek değer kuramından fayda değer kuramına doğru bir geçişin başlangıcını simgeler. Daha somut olarak söyleyebilirsek değerin yaratılmasında ve bölüşümünde Ricardo’cu üretim süreçlerini ikinci plana atıp, doğrudan piyasa mekanizmaları sonucu oluşan fiyat dengesini değerin oluşması ve bölüşümünde kullanan iktisadi anlayışın ön plana gelmesidir. 1870 sonrası marjinallerin başlattığı saf ekonomi mantığı, ekonomiyi toplumdan, siyasetten ve her türlü gayri iktisadi dış faktörlerden koparıp kendi içinde özerk bir mekanizma ile işleyen pozitif bilimler içerisine sokmuştur. Bu bir anlamda ekonomi politikten de kopuşu anlatır. Artık iktisadi düşüncede bir malın üretim değeri toplumsal sınıfların karşılıklı iktisadi, politik, sosyal ilişkileri yerine, piyasadaki arz ve talep tarafından belirlenmektedir. Arz ve talep sosyal sınıfların yerini almıştır. Bu yeni süreçte arz ve talep dengesine indirgenen iktisadi ilişkilerin temel amacı iki taraf arasındaki arz ve talep eşitliğini sağlamak olduğundan dolayı bu kendine mahsus yasalar ve kurallar bütününü gerektirecektir. Bu bütünlüğün sağlanması ve iktisadi mekanizmaların ahengi için tek bir şey gerekmektedir, o da politik olanın ekonominin içinde yer almaması. Yani başka bir değişle piyasa mekanizmasını ve dengesini bozucu olarak adlandırılan her şey iktisat dışı konular ve yaklaşımlardır. O zaman iktisadi mekanizmalar ve onu işleten piyasaların yaşaması sadece ekonomistlerin değil tüm toplumun birincil amacı olmalıdır. Çünkü herkesin çıkarı ancak ve ancak piyasaların dengede olduğu sürece mümkün olacak, bunun çalışmasını sağlayabilmek içinde sadece kamu harcamalarını azaltıp devletin iktisadi süreçler içinde yer almasını engellemekle beraber, devletin yeniden dönüşümü için piyasa aktörlerinin istediği şekilde yeniden tasarlamak gerekecektir. Bu düşünce özellikle iki dünya savaşı arası kaotik süreçte talep bulmaya başlamıştır. Wallerstein’ın dediği gibi bu iki savaş arası ara dönem, Dünya’nın hâkimliğine soyunan tek bir hegemon gücün olmaması sonucu arayış içinde geçmiştir. Çünkü bu belirsizlik, 15’nci yüzyıldan beri devam eden Modern Dünya-sisteminin işlemediği bir sürece tekabül eder. Bu zamanda hem güç paylaşım savaşları devam ederken, hem de çeşitli siyasal ve iktisadi sistem arayışları vardır. Bunlar arasında Nasyonal-Sosyalizm, Faşizm, Sosyalizm, Komünizm, Solidarizm (dayanışmacılık), Neo-liberalizmi sayabiliriz. Bu ideolojilerin ortak noktası “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” Manchester liberalizmini eleştirmektir.

Siyasi yelpazenin solunda olanlar liberalizmin toplumda eşitliği sağlayacak olan sosyal politikalara önem vermemesinden dolayı karşı çıkarlar. Kapitalist üretim sürecini de emek sömürüsü üzerinden oluşan sermaye birikiminden ibaret olduğu için eleştirmektedirler. Sol kesim’in diğer ortak noktası ise 1789 Fransız devrimine ve ilkelerine sahip çıkmasıdır. Bu devrimi burjuva devrimi olarak nitelendirseler bile geçmiş feodal dönemlere nazaran bir ilerlemedir. Siyasi yelpazenin sağında kalanlar ise laisser faire laisser passer liberalizminin iktisadi mekanizma dışında dayandığı kendine has siyasal bir öğretisi olmadığı için kendini 1789 Fransız devrimiyle özdeşleştirmektedir. Bu durum Manchester liberalizmini devrimin eşitlik ilkesinden kendisini koparamamasına neden olmaktadır. Bu durumu eleştiriler ve eşitlik ilkesinin liberalizme çok zarar verdiğini, onu işlevsiz hale getirdiğini ve getireceğini iddia ederler. Bu yüzden liberalizmin siyasal yapısını sağlamak gerekmektedir. 19’ncu yüzyıldaki sağ’ın siyasal içeriği çok geniştir. İçine kralcılar, aşırı sağcılar, Katolik gelenekçiler, liberaller girer. Bu kesim arasında ideolojik fark hemen hemen yoktur. Mesela buna örnek için 1848 yılında Fransız ulusal meclisinde Anayasa görüşmeleri kapsamında tartışılan çalışma hakkı konusunda siyasi yelpazenin en sağında yer alan aşırı sağcı, kralcı Armand Fresneau adında bir vekil eşitlik hakkına karşı çıkmakta bu bağlamda liberaller ile beraber hareket ederek herkese iş hakkını da kabul edilemez bulmaktadır. Ona göre eğitim hakkı da herkese tanınmamalı ve her sınıfın kendi okulları olması gerekir. Böylece baştan toplumun eşitsizliğini bir sosyal norm olarak yasalara koymalıyız demektedir. O zamanın milletvekili şair-yazar Lamartine de aynı Fresneau gibi herkese iş hakkına karşı çıkmakta ve bunu bir mülkiyet gaspı olarak telaki etmektedir. Çünkü merkezi otoritenin kamu yatırımları yoluyla tam istihdamı sağlaması ancak vergilerin arttırmakla mümkündür ve bu da bir tür gasptır Lamartine için. Tocqueville de Anayasa görüşmelerinde Fresneau ve Lamartine ile aynı kampta yer almıştır, onlar gibi düşünür, çalışma hakkı herkese aynı oranda tanınırsa bu durum iyi eğitimli ile eğitimsiz çalışanı eşitleyecektir der. Bu durum eğitimlilerin toplumda gelişmesini engelleyecektir demektedir. Tocqueville de, Lamartine de, aşırı sağcı Fresneau da doğal seleksiyonun doğada olduğu gibi sosyal alanda iyi çalışmadığını, güçsüzlerin güçlüler lehine korunmasından ve yoksullar lehine pozitif bir ayrımcılıktan şikayet etmektedir. Aşağıda göreceğimiz üzere faşist ideolojilerin kuramsal alt yapısını hazırlamış olan de Lapouge gibi antropologların o dönemde söyledikleri tam da budur. Onlar da sosyal seleksiyonun doğal seleksiyon gibi çalışmadığını, toplumda güçsüzler lehine pozitif ayrımcılık yaptığını, böylece eğitimsizlerin korunup eğitimlilerin azalmasına sebep olması nedeniyle eleştirmektedir.

Günümüz için bir parantez açmak gerekirse alternatif post-modern tarih kuramcıların söylediği gibi Nasyonal Sosyalizm ile Sosyalizm, Komünizm arasında ideolojik bir bağlantı mevcut değildir. Çünkü bir tanesi 1789 Fransız devrimini insanlık için en büyük düşman olarak tanımlarken, ötekisi ise bu devrime sahip çıkmakta ve onun üzerinden eşit, sosyalist bir topluma ulaşmak istemektedir. Bu iki ayrı siyasal yapının bugün için birleştirilmek istenilmesi kökeni 1917 devrimine kadar uzanan anti-komünist bir refleksin tezahürüdür. Bunların günümüzdeki sağ ve sol kuramcıları da, neo-liberalizmin Türkiye’de bayraktarlığını yapmaktır. Komünizm ile Nasyonal Sosyalizm arasında benzerlik olduğunu savunanlar olmuştur tarihte. Bunlar arasında en önemlisi Avusturya okulunun önde gelen iktisatçısı, Şili’deki Pinochet gibi anti-komünist birçok askeri darbeye ilham vermiş filozofu Nobel Ekonomi ödüllü Hayek’tir.

Bu parantezi kapatıp yeniden konumuza döndüğümüzde, Zafer Toprak “Darwin’den Dersim’e: Cumhuriyet ve Antropoloji” adlı kitabının başlarında Vacher de Lapouge adında bir Fransız antropolog’dan söz eder. 19’ncu yüzyılda eserler vermiş olan bu yazar, Anglo Sakson ülkelerinde olduğu gibi Fransa’da revaçta olmayan sosyal Darwinci düşüncenin ülkesindeki en önemli temsilcilerinden biridir. O dönem hem iktisatta hem ırk teorisinin alt yapısını hazırlayan sosyal antropoloji’de Malthus’ün sosyal Darwinci doğal seleksiyonu çok popülerdir. Onun için birçok toplumsal sorunlara doğal seleksiyon bir çare olarak sunulmak istendi. Çünkü doğal seleksiyon genellikle en güçlü ve en iyinin zaferi ile sonuçlanırken, 1789 devrimi ile önem kazanan sosyal seleksiyon ise genellikle vasatı ve zayıfı öne çıkartıyor, bu da üstün öjenik (genetik) unsurların kaybolmasına yol açıyordu. Zafer Toprak’ın Vacher de Lapouge’un Montpellier Üniversitesi'nde verdiği ders notlarından oluşan Les Selections Sociales adlı kitabından aktardığı bu görüş, 20’nci yüzyılın başında siyasi güç olacak olan Nazizm, Faşizm, Falanjizm gibi ideolojilerin alt yapısını hazırlıyordu. Öte yandan bu sava 19’ncu yüzyılın birçok liberal iktisatçısı dâhil oluyordu. Mesela Belçikalı iktisatçı Gustave de Molinari 1899 yılında yazdığı “Esquise de l’organisation économique et politique de la société future” adlı kitabında toplumda Malthus’cü beslenme sorunun ortaya çıkmasını iki nedene bağlar. İlki fazla işgücüdür, ikincisi de sosyal yardımlardır. Bunlar eğer düşüncesizce arttırıldığı zaman Malthus’ün daha önce söylediği gibi tarım ürünleri herkese yetmeyebilir. Yazarın böyle bir durumla karşılaşmamak için yardımları ve işçi ücretlerini arttırmamak gerekir. Her ikisi de alt sınıfların lehine gelişecek olan süreçleri beraberinde yaratmış olacaktır. Yazara göre, eskiden barbar toplumlar böylesi meselelere ihtiyarları ölüme terk etmek gibi otoriter yaptırımlarla cevap aramışlardır. Fakat medeni toplumlar bu şekilde hareket etmemelidir. Molinari’ye göre sosyal yardımlar ve istihdam nüfusun alt sınıflara yönelik genişlemesine ve toplumda istikrarsızlık yaratmasına sebep olmuştur. Molinari’ye göre bu durumun çözümü piyasadadır ve doğa yasalarındadır. Şöyle ki nüfus artışından kaynaklanan emek arzı çok fazla çoğalacağından bu kesimin daha fazla işverenin boyunduruğu altına girmesine neden olacak ve ücretler tabiatıyla azalacaktır. Bunun yanında günlük iş saatleri uzayacak, yani başka bir değişle emek sömürüsü artacak, çocuk ölümleri ile beraber alkol tüketimi ve fuhuşta da artış olacaktır. Yani kısacası sosyal yardımların iktisadi etkileri oldukça kötü sonuçlar verecektir. Ya da diğer bir değişle pozitif ayrımcılık sağlayan sosyal seleksiyon, zamanla doğal seleksiyon tarafından yenilgiye uğrayacaktır. Tabii evvelinde üst sınıfları oldukça hırpalamıştır. Şöyle ki pozitif ayrımcılıkla beraber alt sınıfların üst sınıflara nazaran çoğalması, üst sınıfların yaşam seviyesini düşürmüş ve artan ortak evlilikler toplumun sağlıksız olmasına neden olmuştur. Çünkü alt sınıf üst sınıfa taşıdığı hastalıklarıyla üst sınıfı olumsuz yönde etkilemiş, ayrıca toplumun genelinin dejenere olmasına sebep olmuştur. Liberal iktisatçı de Molinari’nin nüfus politikaları yaklaşımı, sosyal darwinci, antropolog de Lapouge’un düşünceleri ile paralellik arz emektedir. Ayrıca Malthus’cü geleneğin bir devamını sergilemektedir. Vasıfsızların toplumda önem kazanmasını önlemek için uluslararası rekabet ortamını sağlamak gerekir. Böylece Molinari’ye göre bu iktisadi rekabet kaliteyi de ortaya çıkartacak nitelikli insanların çoğalmasına neden olacak böylece sosyal seleksiyon, yerini tekrar adına piyasa dediğimiz doğal seleksiyona bırakacaktır. Lapouge da aynısını söylemektedir. Toplumsal seleksiyon dediği Fransız devriminin ilkeleri olan eşitlik ve kardeşlik fikirlerinden türeyen koruyucu düzendir. Bu ilkeler doğa yasalarına uygun olmadığından doğal seleksiyonun işlevselliğini bozacak ve böylece bu durum öjenikler aleyhine çalışıp aptal insanlara pozitif ayrımcılık getirecektir (de Lapouge’dan aktaran Z. Toprak).

Vacher de Lapouge bir antropologdur. Antropolog olarak da o zamanki sosyal darwinci iktisadi düşüncenin üzerinde etkisi olmuştur. Gerçi bunu Zafer hoca’nın yukarıda bahsettiğimiz kitabından konusu itibariyle çıkarmamız mümkün olmasa da, ama onun izninden giderek yine de Lapouge’un 1914 yılında yazmış olduğu Necker Economiste adlı kitabına rastlayarak anlıyoruz.  Lapouge bu kitapta Necker adında otodidakt bir iktisatçının hayatını anlatır. Kitabın son bölümü olan “Opinions économiques de Necker”de yazar onun iktisadi düşüncelerini anlatacaktır. Böylece Necker üzerinden, antropolog Lapouge’un iktisat hakkındaki düşüncelerini öğreniriz. Bir kere Lapouge’un iktisatçı Necker’i, iktisattaki kuramlara soğuk bakan bir insandır. Lise’yi bitirmeden iş hayatına atılması, onu iktisadı, uygulamalar üzerinden öğrenmesine sebep olmuştur. Necker’e göre pratikten kopmuş bir iktisat teorisi kısır döngü gibidir ve diğer pozitif bilimler gibi ilerlemeci değildir. Ona göre iktisat iktisatçıların yarattığı bir hayal ürünüdür çünkü gerçek kitaplarda yazılanlar değil asıl pratikte olanlardır. Lapouge’un anlatımında, Necker iktisadından doğal yasalar yerine ahlaki yapılar olduğunu öğreniyoruz. Salt iktisadi mekanizmalar yerine, oluşturulan idari yapılar herkesin mutluluğunu ve faydasını düşünecektir. Çünkü Necker’e göre iktisadın temel konusu bireylerin kendi mutluluklarının azami ölçüde teminidir. Bu bağlamda Lapouge, Necker’i ölümünden 100 yıl sonra ortaya çıkacak olan Stanley Jevons ile beraber marjinaller ile kıyaslar. Bu bağlamda ileriyi görebilmiş ve ekonomide fayda değerin önemine o da marjinaller gibi ama onların 100 yıl öncesinden tespit etmiştir. Fakat Necker Jevons gibi bir hedonist’e olsa ona nazaran daha ahlaki bir hedonisttir (hazcı, faydacı). Oysa marjinalere göre hedonizm ancak iktisadi mekanizmalarla mümkün olur. Necker’e göre her insan mutlu olma hakkını, iktisadi mekanizmalardan öte siyasal otoriteler sağlamalıdır. Necker ekonomide insanların mutluluğa giden yolu açacak yeni bir kuramsal yapı istemektedir. Kısacası toplumsal ahenk bir iktisadi mekanizmadan çok, siyasal ve sosyal mekanizmadır. Bu yapıyı oluşturmak için toplumdan fedakârlık istenecektir. Fakat Necker’e göre mutluluğun temel yasası lüks tüketime sağlanan özgürlükle ancak mümkün olur. Bunun için bu sadece tek bir tarafın fedakârlığına (yani zenginlerin vergilerine) bırakılmamalıdır. Necker koruyucu Rousseau’cu devleti hiç savunmaz. Ona göre bu durum kişisel başarıların önünde set çekecek ve bireysel inisiyatiflere engel olacaktır. Lapouge’a göre Necker doğa yasalarından hiç bahsetmez. Çünkü ona göre toplumsal düzen insanlar arası bir anlaşmadır ve faydacılık üzerine kurulu bir uzlaşmadır. Sermaye birikimin sonucu olan mülkiyet ruhani değildir ve ancak insanların yaptığı yasalarla korunur.

Lapouge’un aktardığı Necker için kurama ihtiyaç ancak güncel durumlarda gereklidir. Bu bakımdan geçmişteki sermaye birikimi ve süreçlerini bir sistematiğe oturtmakla vakit kaybetmeyecektir. Tersine onları gereksiz görecektir. Gerekli olan ise günün koşullarına uygun toplumsal ahengi yaratmaktır. Bu da doğa yasalarıyla değil, uzlaşmaya dayalı insan yasalarıyla mümkündür. Fakat bu uzlaşı koruyucu bir devlet ve otoritesi etrafında değil, tek tek bireylerin mutluluklarını gözeten faydacı, hedonist bir yapıda mümkün olacaktır. Bu da faydacılığı ve hedonizmi en büyük değer olarak algılayan kurumsal yapının oluşmasıyla vücut bulacaktır.

Antropolojinin Alman Nazizmine büyük katkıda bulunduğunu biliyoruz. Zafer Toprak’ın kitabından ise antropolojinin doğuşunun Fransız soylularına dayalı olduğunu öğreniyoruz. Onların 18 yüzyılda uzak diyarlardaki sömürgelerden anlattıkları gezi anılarına dayanarak yerliler hakkındaki yorumları daha sonra bu bilim dalının doğmasına ve gelişmesine neden olmuştur. Şu aşamada ırk teorisinin temeli sayılan antropolojinin sömürgeleşme ile beraber, oralara giden soylu sınıfın gözlemlerine dayalı çıkmış olması, en azından oradan başlıyor olması, bu karşı tarafı ötekileştiren dilin geleneksel, kültürel manada soylu bir dil olduğunu ortaya koyuyor. Zaten yazarın belirttiği üzere bu görüşler Fransız devriminin eşitlikçi demokratik fikirleriyle taban tabana zıt olmaktadır.

Tekrar Hayek’e döndüğümüzde onun 1946’da yazdığı “La route des servitudes”, Köleliğin Yolu adlı kitabındaki “Nazizmin sosyalist damarları” adlı bölümünde bahsettiği Sombart’ın merkezci devleti, Nazizm’in otoritarizmini uygulamada bir araç oluyor. Oysa Nazizmin kuramsal yapısı, ırkçı ideolojisi, şiddeti vs.. o zamanki muhafazakar, liberal düşünürlerinde hemfikir olduğu, sosyal seleksiyoncu felsefeye dayalıdır. Bir şey daha görüyoruz. 19’ncu yüzyılın muhafazakar, liberal, kralcı vs.. fikirlerin ortak noktası 1789 devriminin eşitlik ilkesi ile sol fikirlere zemin hazırlayan Rousseau’cu parlamenter demokratik yapının eleştirisi üzerine kurulmuştur. 20’nci yüzyıldaki Hayek de bunlardan farklı değil.

***

Duyuru: Sevgili okurlar, bundan sonra portal yazılarına uzun bir ara verip kendi blog yazılarıma devam edeceğim. Yukarıdaki yazı da http://gurbuzsarfatiozel.blogspot.com.tr/ adlı ortak bir blog yazısı alıntısıdır. Okurlar isterlerse eğer oradan benim iktisadi düşünce yazılarımı takip edebilirler. İleri Haber ailesine bana bu fırsatı sunduğu için ayrıca teşekkür eder, başarılar dilerim.

DİĞER YAZILAR



Copyright © 2017 Tüm Hakları Saklıdır.


FACEBOOKTWITTER KAPAT