24 Mart 2019 Pazar
Kaya Özkaracalar
Kaya Özkaracalar 05 Ocak 2019 Cumartesi Tüm Yazıları »

Yeni Mary Poppins filminde bir sendika aktivisti, bir 'iyi', bir de 'kötü' patron

Geçen hafta yıl sonuna denk geldiği için, kanımca haftanın öne çıkarılması gereken filmi olan Eşitlik Savaşçısı’nın (On the Basis of Sex) eleştirisinin ardından 2018’de Türkiye sinemasının genel bir değerlendirmesini de yapınca haftanın diğer dikkate değer filmi olan Mary Poppins: Sihirli Dadı’ya (Mary Poppins Returns) sıra gelememiş, yer ve zaman kalmamıştı. Bu haftaki köşemde bu durumu telafi etmek istiyorum çünkü Mary Poppins: Sihirli Dadı hem çok kalburüstü bir yapım, hem de sendikal mücadeleye dair, ufak çapta da olsa, kimi göndermeler içermesi açısından kısmen sıra dışı bir çocuk filmi.

Mary Poppins: Sihirli Dadı, zamanında ülkemizde Gökten İnen Melek adıyla gösterilmiş olan müzikal çocuk filmi Mary Poppins’in (1964) on yıllar sonra gelen devam filmi. Bu arada ilk Mary Poppins filminin yapım-öncesi sürecini perdeye getiren ve filmin uyarlandığı aynı adlı romanın yazarı L.P. Travers ile yapımcı Walt Disney arasındaki son derece gerilimli ilişkileri konu Mr. Banks (Saving Mr. Banks, 2013) adlı bir film de birkaç yıl önce vizyona girmişti.

Yeni Mary Poppins filminin konusu, ilk filmdeki çocuk karakterlerin artık büyümüş ve erkek olanının çocuk sahibi olmuş olduğu 1930’lu yıllarda, yani büyük ekonomik buhran döneminde geçiyor. Yeni kuşak Banks ailesi, bankadan almış oldukları krediyi ödeyemedikleri için aile yadigarı evlerine haciz gelmek üzeredir. Sihirli güçlere sahip dadı Mary Poppins on yıllar önce olduğu gibi ama hiç yaşlanmamış olarak bu sıkıntılı günlerde yine gökten inip gelir ve yeni küçüklerin bakımını üstlenir.

Filmografisinde Chicago (2002) gibi unutulmaz bir müzikal bulunan Rob Marshall’ın yönettiği Mary Poppins: Sihirli Dadı’daki şarkılar pek akılda kalıcı değil -ya da filmin ülkemizde yalnızca Türkçe seslendirilmeli olarak gösteriliyor olması sebebiyle şarkıların Türkçe versiyonları için bunu söyleyebiliriz. Ancak şarkılar bir yana, dans sahnelerinin tasarım ve koreografileri ile bu sahnelerdeki performanslar yetkin ve özellikle bir gece vakti hafif sisli Londra sokaklarında sokak lambacılarının dans sahnesi mükemmel. Filmin çok hoş bir sürprizi ise gerçek oyuncular ile canlandırma (animasyon) karakterlerin birlikte yer aldığı sahnelerde çağdaş bilgisayar temelli canlandırma yerine klasik çizgi film tekniğinin kullanılmış olması (Bu arada Marshall bu tercihini, yapımcı Disney’e kabul ettirmekte bir hayli zorlanmış ama ısrarlı davranmış ve çok iyi de olmuş). Ayrıca Emily Blunt’un da bakışlarıyla, mimikleriyle sözüm ona ciddi bir görünüm altındaki muzipliğini gizleme gereği pek duymayan bir Mary Poppins performansını çok başarıyla sergilediğini eklersem filmin genel olarak keyifli bir seyir sunma sebeplerini eksik bırakmış olmam.

Öte yandan yazımın en başında kaydettiğim üzere Mary Poppins: Sihirli Dadı’nın tali ama beklenmedik bir özelliği daha var: Banks kardeşlerden artık genç bir kadın olmuş olanı, bir işçi sendikası aktivisti olarak perdeye geliyor! Doğrusu, bir çocuk filminde, hele Hollywood yapımı bir çocuk filminde görmeye alışık olmadığımız bir temsil bu. Üstelik filmin bir sahnesinde bu karakteri, elinde üzerlerine sloganlar yazılı dövizler olduğu halde görüyoruz ve nereye gitmekte olduğunu soran bir başka yan karaktere “eyleme” karşılığını veriyor. Türkiye’de, özellikle içinde bulunduğumuz dönemde, “eylem” sözcüğünün öcüleştirildiği, hele “eyleme gitmeyi”, “eyleme katılmayı” herhalde her zamankinden de daha fazla biçimde geleneksel orta sınıf ailelerin çocuklarına uzak durmaları gereken şeyler olarak tembihledikleri günümüzde ana akım bir çocuk filminde temel karakterlerden birinin “eyleme gittiğini” söylemesi ve filmde bunun pozitif biçimde sunumu çok iyi denk gelmiş.

Gelgelelim, filmin anlatısı içinde tali yer tutan bu dikkate değer temsile karşın Mary Poppins: Sihirli Dadı kuşkusuz yine de Hollywood yapımı ana akım bir çocuk filmi ve dolayısıyla filmin haciz tehdidine dair ana anlatısı ise son tahlilde “kötü patron”, “iyi patron” ikiliği gibi ‘klasik’ temsiller üzerinden, vahşi kapitalizme karşı bir nevi ‘insani’ kapitalizmi (!) olumlayarak bağlanıyor.

YANGIN YERİ

Bu haftanın vizyona yeni giren filmleri içinde ayrıksı olanı ise Yangın Yeri (Wildlife) adlı Amerikan bağımsızı. Konusu itibariyle bana biraz Zeki Demirkubuz filmlerini anımsatan Yangın Yeri, aslen oyuncu olan Paul Dano’nun ilk yönetmenlik denemesi. Dano, Jake Gyllenhaal ve Carey Mulligan gibi iki deneyimli oyuncu ile Ed Oxenbould adlı çocuk oyuncudan gerçekten de çok üstün performanslar almayı başarmış ve Yangın Yeri sonuçta etkileyici oyunculuk performanslarının sürüklediği bir film olmuş.

Öte yandan bir roman uyarlaması olan Yangın Yeri’nin senaryosundaki ciddi bir boşluk, önemli bir handikap oluşturuyor. Aile babası Jerry’nin çalıştığı işten çıkarılınca yeni bir iş aramakta pek aceleci davranmaması, üstelik eski işine dönme teklifini de reddetmesi üzerine eşi Jeanette ve oğulları Joe çalışmaya başlarlar. Derken Jerry, yöredeki büyük bir orman yangınını kontrol altına alma çalışmalarına çok düşük bir ücretle katılmak üzere evden geçici ama belirsiz bir süreliğine ayrılır. Bu dönemde Jeanette, zengin ve eşinden ayrılmış bir adamla –‘metres’ hayatına dönüşme riski taşıyan- bir ilişki yaşamaya başlar. İlk başta ailenin geçimini sağlamak için yüzme öğretmeni olarak çalışmaya başlamış olan Jeanette’in tam olarak neden, adeta aniden, çalışmaktan vazgeçip zengin bir adamla böylesi bir ilişkiye yöneldiğinin Yangın Yeri’nde belirsiz bırakılması filmin az yukarıda değindiğim ciddi zaafı.

Ancak bu zaafa karşın Yangın Yeri’nin her iki temel karakterine de, Jerry’ye de, Jeannette’e de yargılayıcı biçimde yaklaşmaması ve ayrıca anlatısını ne konvansiyonel bir mutlu son şeklinde, ne de kasvetli bir havada bağlamaması (ki bu açıdan Demirkubuz filmlerinden ayrışıyor) ise filmin artıları.