25 Haziran 2018 Pazartesi
Metin Çulhaoğlu
Metin Çulhaoğlu 06 Mart 2018 Salı Tüm Yazıları »

Tarih ve güncellik

Başkaları neyse de sosyalistlerin tarihin seyrine ve tarihsel süreçlere yaklaşımında önemli bir sorun olduğu kanısındayız.

Hani hepimiz çok bilimsel, çok akılcı düşünürüz ya, tarihin seyrini de sonuçta mutlaka belirli bir dengeye ya da normale oturması gereken salınımlar olarak değerlendiririz. Kafamızda peşinen bir “denge”, bir “normal” vardır; sonuçta işler oraya varacak, ama o zamana kadar birtakım “geçici durumlarla” karşılaşılacaktır…

Uzatmak istemeyiz; ama “teleolojik” denebilecek bu yaklaşımın kökeninde 18. yüzyıl Aydınlanmasının Rousseau dâhil kimi damarları yatar. Bir yerde işin içine Hegel’i bile katabiliriz. Daha yakınlara gelirsek “tarihin sonu”, “ideolojilerin sonu” gibi tespitler de Aydınlanma düşüncesinin “nihai denge” arayışıyla ilişkilendirilebilecek uzantıları sayılmalıdır.

Marx, Aydınlanma düşüncesine içsel bu yaklaşıma meydan okuduğu için Marksizm Aydınlanmanın doğrusal uzantısı değil onun aşılmasıdır.

***

Peki, tarihin seyrine böyle bakılmayacaksa nasıl bakılmalı?

Aslında o kadar da karmaşık değil:  Geçici olan, geçmişteki kökenlerinin üzerine koyarak, yalnızca nicel anlamda değil nitel olarak da daha önce öngörülen “dengelerden” çok farklı yeni durumlar, ortamlar yaratır. Bugün yaşadığımız ve yarın yaşayacağımız “geçici” ortamlar, bizi önceden tanımlanabilir bir denge durumuna ya da normale değil, her biri kendi belirsizliklerini taşıyan nitelikçe yeni uğraklara taşıyacaktır. 

Bu nedenle, örneğin Engels’in 1895’te seçimlere ve parlamentoya atfettiği önemi günümüze aynen taşıyamayız…

Aynı nedenle, örneğin Lenin’in “demokratik cumhuriyet kapitalizm için en iyi dış örtüdür”  sözüne bakıp “kapitalizm böyle bir rejim olmadan yapamaz” diyemeyiz…

Sosyalistlerin başkalarınınkinden daha gelişkin sayılabilecek tarih bilgisinin, güncele ilişkin çözümleme ve değerlendirmeleri tarihsel örneklerin sınırlarına hapsedici etkiler yaratması ciddi bir sorundur ve aşılması gerekir.

Örnek mi?

Bugün dünyada olsun Türkiye’de olsun “neo-faşizm” konusu tartışılırken 1920’ler İtalya’sı ile 1930’lar Almanya’sına bakıp benzerliklerden hareketle “evet tam da öyle” demenin de benzemezliklere bakıp “pek öyle değil gibi” demenin de fazla anlamı yoktur. Çünkü ortada bu tarihsel örneklerin kimi özelliklerini başkalaştırarak güncelleyen, bu anlamda jenerik bir terim olarak faşizme yeni özellikler katan, onu yeniden üreten durumlar vardır.

Bir bakıma şunun gibidir: Günümüz kapitalizminde “neo-merkantilist” eğilimlerden söz ediliyorsa herhalde dünya 17. yüzyıla geri döndüğü, örneğin Colbert’in düşünceleri kapitalist ülkelerde yeniden el üstünde tutulduğu için değildir… 

***

Sadede gelirsek…

Belirli bir açıdan bakıldığında bugünkü AKP rejimi de elbette geçicidir; ama 1945 yılında yıkılan (klasik) faşizm soğuk savaştan günümüze uzanan süreçte kendini nasıl yeniden ürettiyse, farklı adlar altında kendini değişen durumlara nasıl adapte ettiyse, AKP rejimi de “gittiğinde” kendi mirasını düzene ve onun siyasal akımlarına aktarmış olacaktır.

AKP “gittiğinde” Türkiye herhangi bir dengeye ya da normale dönmeyecek, düzen savunucuları da düzen karşıtları da karşılarında nitelikçe değişmiş bir ülke bulacaklardır.   

Böyle bir Türkiye’de “sandıkta patlama” ihtimali, sokaktaki öngörülemeyen ve yönü çok net olmayan patlama ihtimaline göre daha düşük olacaktır…

AKP’nin kendi adına yararlanmayı becerdiği “dünya konjonktürü” AKP’nin düzen içi alternatifleri için de fırsat kapısı sayılmaya devam edecektir. Daha açık söylersek, savaş tamtamları AKP’siz bir Türkiye’de de çalınacaktır…

AKP’den tevarüs edilen milliyetçi/otoriter eğilimler, “mütedeyyin vatandaşa, kutsallara saygı” ayarları, Kürt düşmanlığı, vb. AKP’nin düzen içi alternatifleri için de rehber olacaktır…

“Liberal demokrasi” ise, AKP’nin düzen içi alternatiflerinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını bal gibi bildikleri muhayyel bir denge olarak sadece ve sadece solun radikalleşmesini önleme aracı olarak kullanılacaktır…

Son not: Bu yazı muhtemelen “karamsar” bulunacaktır; böyle bulacaklara şimdiden soralım: “Liberal demokrasiyi”, bittiğini, tükendiğini söyleyenleri karamsar bulacak kadar alternatifsiz mi sayıyorsunuz?