19 Haziran 2018 Salı
Kaya Özkaracalar
Kaya Özkaracalar 28 Nisan 2018 Cumartesi Tüm Yazıları »

Taksim Hold'em: 'Uyusan ihanet edecekmişsin gibi' hissetmekten 'Arınmaya' ! yönelik bir film

Geçen hafta başlayan 29’uncu Ankara Uluslararası Film Festivali bu akşam (C.tesi akşamı) yapılacak ödül töreninin ardından bu haftasonu sona erecek. 10 yarışma filminden Zor Bir Karar (Biryareke Zor) hariç dokuzunu izlediğim Ulusal Yarışma’da benim nezdimde öne çıkan ve ödüllerde de öne çıkarılmaları gerektiğini düşündüğüm filmler Ümit Ünal imzalı Sofra Sırları ve Banu Sıvacı ile Mehmet Ali Konar’ın ilk uzun metraj çalışmaları olan Güvercin ile Renksiz Rüya (Hewno Bereng).

Haftanın vizyon filmlerine geçmeden önce Ankara Film Festivali hakkında bir not düşmek istiyorum: Bu yılki festivalin yabancı film gösterimleri arasında dijitalin yanısıra 35 mm. film üzerinden gösterimler de gerçekleşti! Dijital çekim pratiği başlamadan önce 35 mm. pelikül üzerine çekilmiş filmlerin yurtdışındaki retrospektiflerde sonradan dijitale aktarılmış dcp kopyaları üzerinden değil 35 mm üzerinden gösterilmesi uygulaması bir hayli yaygınlaşıyor ve bu uygulama sinematek benzeri işlev gören salonların internet mecrası karşısındaki temel cazibesi haline gelmiş durumda. Türkiye’de ise programlarında retrospekiflere yer veren festivaller bu yeni trendden ya bihaber ya da duyarsız durumdalar. Bu yılki Ankara Film Festivali’nde gerçekleşen bu uygulamanın ilerki yıllarda da sürdürülebilmesini ve bilahare ülkemizdeki diğer festivallere de sirayet etmesini umuyorum.

Basın öngösterimi, ardı ardına biri bitip diğeri başlayan iki festivalin, Istanbul ve Ankara film festivallerinin tam arasına denk geldiği için kaçırdığım Ev Kira Semt Bizim bu hafta vizyona giren filmlerin en dikkate değeri gibi görünüyor; “mutenalaştırma” karşıtı bir girişimi konu alan Ev Kira Semt Bizim, geçen yıl Yolculuk’unu izlediğimiz Mustafa Kenan Aybastı’nın ikinci uzun metrajı.

Türkiye prömiyerini Istanbul Film Festivali’nde ana yarışma-dışı yapmış olan ve konusu Gezi Direnişi’nin başlangıcında geçen Taksim Hold’em de bu hafta vizyona girdi. Festival gösterimi sonrasında ve bilahare vizyon arifesinde sosyal medyada göklere çıkarılan Taksim Hold’em 12 Eylül dönemindeki malum edebiyatın ve onun sinemadaki uzantılarının, içinde yaşadığımız dönemdeki ilk muadili. Diktatörlük dönemlerinde, diktatörlük tesis edilmeden önce yükseliş göstermiş siyasal/toplumsal muhalif hareketlere, bunların aktivistlerine “eleştirel bakan”, “sorgulayan”, “özeleştiye davet eden”, tiye alan, bilumum itibarsızlaştıran kültürel ürünler hep boy gösterir. 12 Eylül döneminde sinemada bu minvaldeki “işlerin” başında Sinan Çetin’in Prenses’inin (1986) geldiği kabul edilir. Kuşkusuz Taksim Hold’em öylesine “vulgar” bir film değil, tersine “incelikli” ve sempatik görünmek için hesaplı biçimde özen gösterilmiş ve de mizahi bir dokuda icra edilmiş bir çalışma; üstelik ağırlıklı tek mekan kullanımı gibi kimi açılardan kaydadeğer bir maharet sergilendiği de yadsınamaz. Ancak işlev ve durduğu yer olarak Taksim Hold’em de Türkiye sinemasının toplumsal tarihle ilişkili tarihinde üç aşağı, beş yukarı andığım minvalde yeralacak bir “iş”.

Taksim Hold’em’in konusu anlaşıldığı kadarıyla spesifik olarak 31 Mayıs 2013 akşamı ve gecesi geçiyor, ertesi gün polisin Gezi Parkı’ndan çekilmesiyle sonuçlanacak kitlesel gösterilerin doruğa çıktığı o tarihsel momentte yani. Dört arkadaş o akşam buluşup poker oynamak için önceden sözleşmişlerdir ancak kendi semtleri dahil olmak üzere kentte gelişen olaylar onların bu planlarını gerçekleştirmelerini zorlaştırır. Öncelikle poker partisine ev sahipliği yapacak olan Alper’in sevgilisi Defne evden çıkarken gösterilere katılma isteğini belli eder. Poker partisi için gelen erkek arkadaşlardan bir-ikisi de bu ortamda poker planlarından vazgeçip gösterilere katılma fikrini, hiç ısrarlı biçimde olmasa da, ortaya atarlar. Alper ise her hal ve şartta poker masasına oturma konusunda ısrarcıdır. Derken iki gösterici sözkonusu eve kısa süreliğine sığınır ve bir müddet sonra da Defne ayağından yaralanmış halde eve döner. Bütün bu gelişmeler, filmin başkarakterleri arasında bazen ikili, bazen toplu halde muhtelif tartışmaları tetikler…

Bu tartışmalar doğal olarak Alper’in duyarsızlığının sorgulanması etrafında dönüyor. Film boyunca doğrudan ve net biçimde “Gezici” nitelikli yalnızca iki kişi, kısa süreliğine eve sığınan iki genç kadın, kadraja giriyor ve Taksim Hold’em’de bu iki göstericinin herhangi bir biçimde olumsuz –ya da olumlu- temsili sözkonusu değil . Ancak işin püf noktası şu ki film boyunca başkarakterler arasında tanık olduğumuz tartışmalarda Alper’in sorgulanması hep “kitabi”, “ezbere” kokan cümlelerle gerçekleşirken ve ayrıca onu sorgulayanların çoğunun bilumum riyakarlıkları da ilaveten peyderpey teşhir edilirken, Alper’in kendini savunması ise daha “samimi” ve kulağa daha “makul” gelen söylemlerle izleyiciye aktarılıyor. Özellikle filmin ikinci yarısında Alper’in savunma argümanları, yalnızca karşısında onu sorgulayan arkadaşlarının tutarsızlığı üzerinden değil dışarıda sokaklarda gösterilere katılanların külliyen “tutarsızlığı”, “samimiyetsizliği” üzerinden yükselmeye başlıyor ve yine ona gelen itirazlar ise ancak “kitabi” ezberler biçiminde ifade buluyor. Öte yandan olaylar geliştikçe örneğin Defne’nin ayağından yaralanmasının muhtemelen polisin saldırısı sonucu değil de tersine polise atılmış bir cam şişe kırığından kaynaklanmış olabileceğinin imlenmesi de ibreyi izleyici nezdinde Alper’i haklı çıkarmaya dönük hamleler olarak devreye giriyor. Taksim Hold’em’de dananın kuyruğunun koptuğu nokta ise Defne’nin temsiline ilişkin. Film boyunca uzun süre aslında özdeşleşmenin odağı, Alper’i kayıran tüm bu sinematik anlatım trüklerine karşın Defne’nin varlığı dolayısıyla sallantıda tutuluyor. Defne, Alper’i sorgulayan samimiyetsiz, tutarsız erkek arkadaşlardan, poker partnerlerinden farklı olarak samimi bir “Gezici” timsali adayı, Alper’e alternatif bir özdeşleşme odağı olarak arzı endam ediyor ve Defne’nin, o akşamki tutumundan dolayı Alper’i terketme kararına doğru ilerliyormuş izlenimi edinilmesi Defne’yi anlatının başı ile sonu arasında farklı bir noktaya ulaşacak karakter olarak anlatının asıl kahramanı, filmin asıl protaganisti adayı da yapıyor. Ancak son perdede Taksim Hold’em kendi durduğu pozisyon açısından usta bir manevrayla böylesi beklentileri berhava ediyor: Defne, geceyi Alper’e bir öpücük kondurarak noktalıyor ve Taksim Hold’em de bu öpücüğün ardından Alper’in Defne’yi kaybetmemiş olmanın rahatlaması içinde perdeye gelmesi ile noktalanıyor.

31 Mayıs 2013 gecesinin en çok retweetlenen tweeti, “sanki uyusan ihanet edicekmişsin gibi hissediyorsun değil mi?” idi. Taksim Hold’em o histen ‘arınmaya’ (!) yönelik bir film.