22 Mayıs 2019 Çarşamba
Metin Çulhaoğlu
Metin Çulhaoğlu 09 Mart 2019 Cumartesi Tüm Yazıları »

Solun düşünsel dinamikleri

Özellikle Türkiye gibi ülkelerde, düşünsel alandaki gelişkinlikle siyasal canlılık ve bu alandaki değişim umutları arasında pozitif bir ilişki kurmak mümkün değildir. Başka bir deyişle, “ne kadar gelişkin düşünce o kadar siyasal canlılık” denklemi geçerlilik taşımaz. Tam tersinin geçerli olduğunu iddia etmiyoruz; ama böyle pozitif bir ilişkinin olmadığı bilinsin, başlangıç için yeterlidir.

Sola bakarsak, “düşünsel alanda gelişkinlik” sözüyle kastettiğimiz, ülkenin güncel durumuna ve geleceğine ilişkin, tartışmalı olsa da belirli bir bütünlük ve tutarlılık taşıyan fikirlerin üretilmesidir. Oysa görüldüğü kadarıyla Türkiye’nin dünyadaki yeri, kendi batısı ve doğusuyla olan ilişkileri, neredeyse her yıl gidilen sandık ve bu sandıktan ne çıkabileceği gibi konular insanları ziyadesiyle meşgul etmektedir.

Bunların gerçekten önemli konular olduklarını kabul ediyoruz. Ne var ki düşünsel üretimin bunları kucaklamakla birlikte hepsinin birkaç seviye üstüne çıkması gerekirken, olmayan budur.

Telafisi mümkün olmayan, her şeyi peşinen belirleyen bir eksikliktir demiyoruz. Tekrar edersek, “bunun olmayabileceğini” de kabul edelim ve yokluğunu ülkenin siyasal değişim/dönüşüm potansiyelini kendi başına körelten bir etmen saymayalım.

Gene de nedenlerine şöyle bir bakmak yerinde olacaktır.

***

1990’dan 2010’a uzanan yirmi yıl boyunca Türkiye’nin düşünsel yaşamına iki “akım” damgasını vurmuştur: “İkinci Cumhuriyetçi” diye tanımlanan, bildiğimiz dinci-gerici kesimin yanı sıra bir dönem liberalleri ve Kürt siyasetinin kimi unsurlarını da içine alan akım ve onun karşısında duran (kendilerine böyle demeseler de) “Birinci Cumhuriyetçi” akım…

Bugün, “İkinci Cumhuriyetçilik” siyasal anlamda başarılı görünürken eski ideolojik cerbezesini kaybetmiştir. Sonunda, bir zamanlar “niyet okumayalım” diyenlere inat, etrafındakileri dökerek düpedüz niyet taşıyanların elinde kalmıştır. “Birinci Cumhuriyetçilik” ise (belki de bu tanımlamanın hakkını vermek için) o Cumhuriyetten, üstelik onun 1950’ye kadar olan döneminden bir adım bile ileri gidememiştir.

Sosyalist solun sorunu, her iki akıma karşı gelişkin bir düşünsel üretim gerçekleştirme ve ideolojik çekim merkezi oluşturma fırsatları varken, akımlardan birine ya da diğerine ileride Türkiye’yi kendisi için “hazır” hale getirecek misyon biçmesi olmuştur. İnsanların, kimi özel konular bağlamında (örneğin Kürt sorunu ya da laiklik) bir ya da öbür tarafa hissettikleri “göreli yakınlık” makul sınırlarını aşarak kendi başına “teorileştirilmiştir.”

Teori bu olunca da başka bir çabaya gerek duyulmamıştır.

Hadi, bunların hepsi (artık) aşıldı diyelim; bundan sonrası için ne söylenebilir?

***

Sosyalist sol dendiğinde, somut gerçeklikten, güncel siyasal gelişmelerden ve pratikten görece bağımsız bir “düşünsel üretim” alanı olması gerektiğini kabul etmek durumundayız. Bir yöntem olarak tümdengelimi, Kapital’in birinci cildinin ilk bölümlerine özgü bir istisna saymayacaksak böyle olması gerekir. Öyle “saf düşünceden”, “saf teoriden” değil, hemen ilk elde pratiğin testine tabi tutulması gereken düşünce üretiminden söz ediyoruz.

Sosyalist solda işte bu alan öteden beri kısır kalmıştır.

Peki, bu kısırlığın sınırlarının zorlandığı dönemler hiç mi olmamıştır?

Salt “düşünce-fikir dünyası” olarak bakmayıp sol hareketle ilişkilendirecek olursak akla ilk gelen (nedense her zamanki gibi) 1960’lar oluyor. Alfabetik sırayla Doğan Avcıoğlu, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sencer Divitçioğlu, Hikmet Kıvılcımlı ve İdris Küçükömer “pratikten görece bağımsız” biçimde solun düşünce dünyasını zenginleştiren ve hareketlendiren isimler olmuştur.

***

Biraz iddialı sayılsa da “bir daha olmaz” diyoruz ve bir daha olmayacak olmasını bu ülkede solun geleceğini peşinen karartan bir unsur saymadığımızı ekliyoruz.

Az önce sözü edilen iki akım karşısında en azından düşünsel planda yeni bir çekim merkezi olma fırsatı kaçırılmıştır ve Türkiye başka bir kanalda değişim/dönüşüm sürecine girmedikçe, sınıf/kitle hareketi canlanmadıkça, ortalık malum seçim beklentileri ötesinde hareketlenmedikçe yeni bir fırsat da gündeme gelmeyecektir.

Kim bilir, belki de Türkiye’de sosyalist düşünce “Ben oyunumu öncül değil artçıl oynarım” diyordur…