24 Mayıs 2019 Cuma
Haluk Yurtsever
Haluk Yurtsever 26 Şubat 2019 Salı Tüm Yazıları »

'Neo' kapitalizm mi?

Kapitalizmin tarihsel sınırlarına yaklaştığını sermayenin organik aydınları, ideologları da görüyorlar. Son 30-40 yıldır, on yedinci-on sekizinci yüzyıllardaki ticaret kapitalizminden ve onu izleyen 200 yıllık sanayi kapitalizminden sonra, “üçüncü tür”, “yeni tipte” bir kapitalizmin doğmakta olduğunu öne sürüyorlar.

Batı dillerinde “yeni” anlamına gelen “neo” öneki, genellikle, geçmişte var olmuş olgu ve oluşumların yeniden, yeni biçimlerde yaşam bulduğunu anlatmak için kullanılıyor. En tipik iki örnek neoliberalizm ve neofaşizmdir.

Bu yazıda, “neoliberalizm” tartışmaları çerçevesinde kapitalizmin sınırlarını işlemeye devam edeceğim.

Kapitalizmin altın yılları

1945-1975 arasındaki 30 yıllık dönemin kapitalizmin “altın yılları” olduğu kabul edilir. İçinde önemli bir doğruluk payı taşıyan bu yaklaşımın temel sorunu, durumu, kapitalist gelişmenin doğal sonucuymuş gibi sunmasıdır. Aslında bu dönem, kapitalizmin varlığının en çok sorgulandığı bir dünya ve tarih ortamında yaşam buldu. ABD’nin New Deal, Batı Avrupa’nın Welfare State (Refah Devleti) yönelişlerinde 1929 buhranıyla birlikte  “reel sosyalizm”in yarattığı proleter basıncın çok önemli bir payı vardı. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük yıkım sermayenin “yaratıcı” biçimde değerlendirileceği yeni ve geniş alanlar açmış, ABD’de sermaye birikmişti. Avrupa’da faşizme karşı mücadele ağırlıklı olarak işçi sınıfı ve komünistler tarafından yürütülmüş, Sovyetler Birliği Hitler faşizminin inine tıkılmasında belirleyici rol oynamıştı. Nükleer dehşet dengesi, soğuk savaş, ABD hegemonyası, ulusal kurtuluş ve bağımsızlık hareketlerinin yükselmesi, 1944 Bretton Woods anlaşması ile istikrarlı bir para birimi sisteminin kurulması vb…”Altın çağ” denilen dönem, tüm bu etmenlerin karşılıklı ilişkileri içinde oluşan bir sonuçtu.

1970’li yılların ortalarındaki krizle birlikte bu “mutlu” dönemin sonuna gelindi. 1980’li yıllarda ABD’de Reagan’ın, İngiltere’de Thatcher’in iktidara gelmeleri yeni dönemi haber veriyordu.

Arkasından, 1991’de sürecin gidişini doğrudan ve temelden etkileyen, sınıflar ve devletlerarası güç ilişkilerini kökten değiştiren “dünya-tarihsel” bir olay gerçekleşti:  Sovyetler Birliği çözüldü!

2008’de kapitalizm sistemik-yapısal krizlerinden birine girdi. Bilim, bilgi, iletişim alanındaki gelişmelerle birlikte kapitalizmin teknolojik temelleri ve işleyişlerinde önemli değişiklikler meydana geldi.  

2008 krizinin ayırt edici özelliği, kâr oranlarının düşmesi eğilimini dengeleyen etki ve telafi düzeneklerinin eskisi gibi işleyemez hale gelmesiydi.

Neoliberal sınıf saldırısı

“Neoliberalizm”, yukarıda özetlemeye çalıştığım yarım yüzyıllık süreçte biçimlenen bir topyekun sınıf saldırısı pratiği, bir “yeni dünya düzeni” denemesidir. Çok yönlü bir saldırıdır. Doğru biçimde çözümlenmesi,  saldırının bu çok yönlü karakterinin anlaşılmasına bağlıdır. Saldırının toptanlığı, sermaye düzeni açısından sorunun varlık-yokluk çizgisinde olduğunu gösteriyor.

Sermaye düzeninin karşıtları üzerindeki rıza ve onay düzenekleri, çok önemli ölçüde parçalı (şizofrenik) akıl ve düşünce üzerine kurulmuştur. Bu düşünce dizgesinde, ekonomi, siyaset, ideoloji-kültür ayrı kompartımanlardır. Neoliberalizmin temel ideolojisi, insanı bir homo economicus, bir ekonomik birim/aktör, piyasa unsuru olarak görmek ve konumlandırmak olarak özetlenebilir. Bu sorunun önemi, en başta ekonomi-siyaset ayırımı olmak üzere bu kompartımanlaştırmanın, emekçi sınıfların bilincini ve davranışını da etkileyen bir yanılsama yaratmış olmasıdır. “Siyasal mücadeleyi partiler, ekonomik mücadeleyi sendikalar yapar” klişesi bu yanılsamanın bizim taraftaki yansımasıdır.

Sermaye birikimi teklerse...

Sermaye, kârını en yüksek düzeye çıkaracak biçimde hareket eder; bu hedefi gerçekleştirmesine en uygun sermaye birikim modeline yönelir.

“Fordizm” 1930’lardan başlayıp uzatmalarıyla 1980’lere dek süren bir sermaye birikim tarzıdır. Kısaca, “ücretin alım gücündeki artışları üretkenlikte ortaya çıkan artışlara bağlayan ve bu bağı bir toplumsal konsensüs temelinde kurumsallaştıran birikim modeli”(1) olarak tanımlanabilir.

Bu birikim modeli 1970’li yılların başında teklemeye, üretkenlik artış hızı ve ona endeksli ortalama kâr oranları düşmeye, “iç” pazarlar dar gelmeye başladı. Üretkenlikle ücretli işçinin satın alma gücünün birbirine bağlı olduğu modelde düşüşü önlemenin yolu, emeğe, emek kazanımlarına saldırmak ve “dışarıya” açılmaktı. Bu saldırı, “esnek üretim-yoğun sömürü”, “finansallaşma”, “özelleştirme”, “el koyma yoluyla birikim”, “kamu hizmetlerinin metalaştırılması” vb. yöntemleriyle yaşama geçirildi. Borçlanma ile tasarruf arasındaki bağı koparan finansallaşmanın sınıfsal açıdan en önemli sonuçlarından biri, borçlanarak yaşamak zorunda kalan çok geniş emekçi yığınların gelir ve varlıklarından finansa kaynak aktarılmasıdır.

2008’de patlayan yapısal, sistemik kriz ötelenememiş, borçlanma-kredi vb. balonları yeniden şişmeye başlamıştır; sorun para politikalarıyla uyuşturulacak, yumuşatılacak gibi görünmüyor. Borçlanarak geleceğin kaynaklarını bugünden tüketmenin sonu yoktur; kapitalizmin avadanlığında bu kısır döngüyü aşacak bir düzenek bulunmamaktadır.

Marx’ın, en önemli teorik katkılarından biri, göreli artık değer peşindeki sermayenin kendi organik bileşimini sürekli olarak yükseltmeye zorunlu olduğunu ortaya koymasıdır. Kapitalizmin dinamizmi de, çözümsüz çelişkisi de bu hareket yasasından gelmektedir. Ortalama kâr oranlarının düşme eğilimi yasası da, bu en temel yasa üzerinde yükseliyor. Günlük dille söylersek, sermaye, kârını artırmak için, sermayenin emek gücüne giden oranını azaltıp makineye, hammaddeye vb. giden oranını artırmaya zorunludur ve bunun da kâr oranlarında düşmeye yol açması kaçınılmazdır.

Hangisi olursa olsun, tüm kriz teorileri kapitalizmin bu temel hareket yasasına dayanmaktadır.

Doğrudan üreticileri, orta sınıfları daha çok mülksüzleştirmekten başka çare bulamıyorlar. Sınıf saldırısının ekonomik toplumsal temeli kısaca budur.

İdeolojik-siyasal yön

Bir sermaye birikim rejiminden başkasına geçiş genellikle sancılı ve kaotik süreçlere yol açmakta, böyle dönemlerde kriz daha ağır yaşanmaktadır. Böyle bir döneminin içindeyiz.

Sermaye birikimi asla salt ekonomik bir süreç değildir. Sermayenin neoliberal sınıf saldırısı, ideolojik, siyasal ve kültürel cephelerin tümünü kapsıyor.  

“Neoliberalizm” kavramına atfedilen anlamlardan daha önemli olan, sermaye birikiminin, sınıflararası barış ve yumuşama, “rıza ve onay” yöntemleri üzerinden sürdürülme olanaklarının giderek daralmakta olmasıdır.  

Bu daralmanın sonuçları var.

Bir: Sermaye açısından, örgütlü işçi sınıfıyla barış içinde bir arada yaşama dönemi (coexistence) sona ermiştir. 1917’den 1970’lerin ortalarına kadar mecburdular. Fordizm denen birikim tarzı, kitlesel üyeli, düzen içi işlevleri iyi tanımlanmış bir işçi-sendikal hareketin varlığını gerekli ve işlevli kılıyordu. Şimdi, durum değişmiştir. Sermayenin, sistemik kriz koşullarında örgütlü işçi hareketiyle pazarlık ve sus payı verme marjları daralmıştır. Büyük ölçekli işletmelerin dağılması/parçalanması ve sabit mekânlardan bağımsızlaşmasıyla birlikte, işçi sınıfının “üretimden gelen gücü” önemli ölçüde geriletilmiştir. Sendikal hareket, hem düzen içi sınıf çelişkilerini yumuşatma işlevini, hem de mücadeleyle pay alarak işçi kitlelerine “kapitalizme rağmen yaşama” olanağı sağlayan işlevini eskisi gibi yerine getiremiyor. Bu durumun yol açtığı sonuçlardan biri, emek sermaye çelişkisinin, genişletilmiş yeniden üretim süreçlerinde, dolaşım ve tüketimde, yaşam alanlarında yeni biçimlerde bedenleşmesidir. Neredeyse her şeyden, her türlü meta tüketiminden/kullanımından alınan dolaylı vergiler ve en son Fransa’daki Sarı Yelekliler çıkışında olduğu gibi bu uygulamalara tepkiler günceldir ve yakın geleceğin mücadele ekseni ile ilgili bir fikir vermektedir.

İki: Kapitalist sınıf, burjuva demokrasisini taşıyamıyor. Yasa yerine piyasanın, birey yerine tüketicinin, yurttaş yerine seçmenin öne çıkarıldığı ilişkinin, kendilerinin “liberal demokrasi” dedikleri uygulamayla da herhangi bir bağı kalmamıştır. Yüzlerce yıllık ileri-geri kavgasının, büyük sınıf mücadelelerinin kazanımı olan temel insan hak ve özgürlüklerinin hiçbiri, hiç kimse için güvence altında değildir. 1970’den özellikle de 1990’dan bu yana, kapitalizmin anayurtlarında tek bir ekonomik-toplumsal program yürürlüktedir. Temsili demokrasiye “demokrasi” denmesini haklı kılan tarihsel neden, alt sınıfların da sürece taraf olarak katılmasıydı. Bugünün egemen eğilimi, sınıf-temsil bağının yok edildiği totaliter bir yönetim biçimidir. Bu biçimin ihtiyaç duyacağı şiddet, karşısındaki toplumsal itiraz ve karşı koyuşun derecesine bağlıdır. Bugünkü durumun 1920’lerdeki, 30’lardaki faşizmlerden farkı da esas olarak bu noktadadır. O faşizmlerin en temel işlevi, iktidara talip, güçlü, işçi/komünist hareketleri ezmekti. Bugün hiçbir kapitalist ülkede düzeni tehdit eden bir işçi hareketi, komünist seçenek söz konusu değildir. Bu koşullarda, totaliterliği meşru ve olağan hale getiren seçim ve referandum yöntemleri ihtiyacı karşılamaktadır. Muhalefeti genişletmek adına bu rejimleri “faşist” ya da “neo-faşist” olarak nitelemek, pratik siyasette, devrimci hedeflerden vazgeçmeye, artık hiçbiri bir damla demokrat ya da ilerici olmayan güçlerden medet ummaya yol açacağı için sorunludur.  

Burjuva demokrasisinin ilkelerinden biri yurttaşların hukuk önünde eşitliği ve hukukun üstünlüğüdür. Bugün bunların da geçerliliği kalmamıştır. Örneğin, ülkemizdeki Emeklilikte Yaşa Takılanlar Hareketi (EYT) kapitalist düzen hukukunun temel bir ilkesinin çiğnenmesine tepki olarak doğmuştur. Evrensel hukuk ilkesi, kazanılmış hiçbir hakkın geri alınamayacağı ya da yeni bir hukuki işlemle, önceden kazanılmış bir hakkın geriye doğru yok edilemeyeceği kuralıdır. Bu hak ihlal edilmiş, haklı tepki bu ihlale yönelmiştir.

Üç: Neokapitalizm, toplumun, toplumsallığın ve toplumsal siyasetin sonu ve reddidir. Bir coğrafyada yaşayan toplulukları “toplum” yapan, aralarındaki sınıfsal, etnik, dinsel, kültürel vb. farklara rağmen, birbirinin varlığını kabulü, çatışmadan bir arada yaşamayı olanaklı kılan seküler devlet ve hukuktur. Neokapitalizm, şimdi hukuku yok ederek, dil, din, etnisite vb. farklılık ve kimlikleri  işleyip sivrilterek  toplumu bir arada tutan bağları çözüyor.

İngiltere başbakanı Margaret Thatcher 1980’lerde açıkça şunu söylemişti: “Toplum diye bir şey yoktur. Sadece tek tek erkek ve kadınlar …ve bunların aileleri vardır.”(2)  Monetarizmin kurucularından Milton Friedman daha da önce, Amerikan toplumunda “nihai işlem biriminin birey değil, aile” olduğunu ilan etmişti.(3) Uygulama da bu yönde oldu. Toplumsal-kamusal hak arama, kolektif örgütlü siyasal etkinlik, kolektif eleştiri, protesto kanalları kuşatıldı; pratik olarak ortadan kaldırıldı. Ailelere, çocuklara, yaşlılara destek olan kamusal altyapının özelleştirilerek tasfiye edilmesiyle bu işlerde “sorumluluk” yeniden kadınlara döndürüldü. ”Aile”, hem toplumsal cinsiyet ayrımının şiddetlenmesine, hem de “sınıf”, “birey” ve yurttaş yerine geleneksel ailenin geçirilmesine hizmet eden bir kaldıraç olarak yeniden yüceltildi.

Dört: Devletin toplumsal sorumluluklarını üstünden atarak, “şirket gibi” yönetilmesi ve bunun anlatımlarından biri olan “yönetişim”  sonuçlardan bir başkasıdır. Tayland Başbakanı Thaksin Shinawatra 1990’larda kendisini ‘Tayland Anonim Şirketi’nin CEO’su” ilan etmişti. Trump’ın ABD’yi bir şirket gibi yönettiği sır değil. Erdoğan da, “Ben bu ülkenin şirket gibi yönetilmesini istiyorum” demedi mi? Bunları bundan 40 yıl önce hiçbir siyasetçi söyleyemezdi; şimdi hepsi söylüyor. “Yönetişim” dedikleri de, demokrasi, siyaset ve ekonomiyi birbirinden ayırarak yönetme işlevini teknik bir düzeye indiren, bu teknik düzeyde yetkinin verili birimde ortak/kolektif kullanılacağı yanılsamasını yayan bir aldatmacadan başka bir şey değil.

Beş: Sermayeler ve devletler, başta internet olmak üzere bilişim teknolojilerini denetim altında tutmak için ciddi önlemler alıyorlar. Servis sağlayıcı firmalar tüm içerikleri paralı hale getirmek isterken, devletler de, son çözümlemede iletişimi, ağ bağlantılarını kesecek gücü, tekeli ellerinde tutuyorlar. Düzeni tehdit eden boyutlara ulaşan olağandışı bir eylemlilik olmadığı sürece bu gücü kullanmamalarından, yapamayacakları türünden sonuçlar çıkarmamak gerekiyor. Öte yandan, bu hazırlık ve önlemler, kapitalizmin sınırlarını, açmazını bir kez daha açığa çıkarıyor. Bilgi ve enformasyon üzerindeki iktidar mücadelesi “gerektiğinde” devlet zoruyla yürütülüyor.

Sınırlarına yaklaştıkça, toplumun ortak çıkarlarını temsil inandırıcılığını yitiren, zor yöntemlerine giderek daha çok başvuran  kapitalist sınıfa, en çok da onun kurulu düzenin (establishment) has temsilcileri olarak öne çıkan kesimlerine tepkiler, dünyanın çeşitli yerlerinde değişik biçimlerde dışa vuruyor. “Ne yapmalı?” sorusuna yanıt ararken,  bu eylem ve isyanlardaki sınıfsal/siyasal özü/yönü görmek gerekiyor. ABD’de Trump’ın seçilmesinden, İngiltere’nin AB’den çıkma kararıyla sonuçlanan Brexit referandumuna, Avrupa’da kurulu düzenin has partilerinin yaşadığı bunalım ve güç kaybından, yükselmekte olan ırkçı milliyetçi eğilimlerin program ve taleplerine kadar birçok gelişmede, toplumsal proletaryanın ve orta sınıfların neoliberal saldırıya kendiliğinden tepki ve isyanlarının önemli bir payı var. Sol ve komünist hareketin, ideolojik-siyasal-örgütsel olarak zayıf olduğu koşullarda tepkiler, bu kesimlerin istemlerini de dillendiren, yabancılarla birlikte kimi zaman hükümetleri de düşman gösteren sağcı, ırkçı siyasal öznelerde kanal bulmasına şaşırmamak, daha önemlisi bu olgudan ders ve görev çıkarmak gerekiyor.

Sonuç yerine altı not…

Bir: Komünist siyasetin kendisini uzlaşmaz düzen karşıtlığı üzerinden kurması gerekiyor. Devrimci komünist siyasetin ancak düzen ve sınıf temelli antagonizma üzerinden inşa edilebileceği genel kuralı bugün,  “olmazsa olmaz” kesinliği kazanmıştır.  Antikapitalist bir içerik ve özle bütünleşmeyen “demokrasi”, “barış”, “laiklik” vb. taleplerle kısıtlı kalmanın, komünist harekete düzenin karşıt kutbu konumu kazandırmadığı, “arada” bir pozisyonda marjinalleşme getirdiği görülmelidir. Oysa, “toplumu yeniden kurmak” ile “yeni bir toplum kurmak” hedeflerinin bu ölçüde üst üste düştüğü bir tarih uğrağında, komünist uygarlık çağrısının seslenme ve etki alanı genişlemiştir.

İki: Yeni bir toplum ve uygarlık mücadelesi ile bireysel/toplumsal hak ve özgürlükler için mücadeleyi birleştirmek bugün hem zorunlu, hem olanaklıdır. Bireylerin ve kolektiflerin, toplumsal/kişisel yaşamları üzerinde söz ve karar sahibi olmaları, siyasal etkinlikler içinde yalnızca fail değil, karar verici özne olarak rol üstlenmeleri, uğruna yüz yıllardır mücadele edilen ama ne toplumsal düzeyde, ne de komünist devrimci pratiklerimizde bir türlü ulaşılamayan özlemlerdir. Bu özlemlere, bugün, bilişim çağının getirdiği, anlatımını genç kuşaklarda bulan yeni istek, arayış ve olanakları da değerlendirerek pratik yanıtlar üretmek gerekir. İnternette içeriklerin paralı hale getirilmesine ve devlet kısıtlamalarına karşı “özgürlük” en önemli mücadele başlıklarından biridir. Açık kaynak teknoloji ve yazılımları, ölçek güçlüklerini aşacak katılım, kolektif karar oluşturma olanaklarını artırmaktadır.

Üç: Hak ve özgürlükleri yeniden kazanmanın yolu, bunları düzenden talep etmekten değil, kullanarak fiili durum yaratmaktan geçiyor.

Dört: Somut ve güncel olarak, en başta toplumsal proletarya olmak üzere, toplum çoğunluğunun verili sermaye birikimi tarzında karşılanamaz ivedi ekonomik ve siyasal istemlerinin mücadele başlıkları olarak bilince ve eyleme çıkarmak, kendiliğinden ortaya çıkan hareket ve eylemlerle ilişkilenmek, bunun için de çalışma ve yaşam alanlarında, ekoloji, toplumsal cinsiyet mücadelesi vb. kanallarında var olmak, oralardan gelmek gerekiyor.

Beş: Sınırlarda mücadele, bugün karşı-kültür, karşı-hareket, karşı-toplumsallık yaratma yönünde ilerleyecektir. Neokapitalizmin her saldırısı, uygulaması, yasağı karşıtını da üretiyor. Örnek olsun, biraz önce değindiğim, bilgi içeriklerini paralı hale getirme ya da devletlerin internette serbest dolaşım ve erişimi önleyen yasakları ile bunları “kıran” karşı hamleler iç içe deviniyorlar. Bu süreçlere bilinçli, ortak bir içerik kazandırmak olanaklıdır. Örgütlenmede ise kalıp modellerden uzak durmak, ortak/birleşik hareket için gerekli merkezileşmeyi reddetmeden, yerel ya da moleküler örgütlenmelerin serpilmesini özendirmek gerekiyor.

Altı: Birleşik ya da ortak eylem için düşüncelerde ortaklık gereklidir. Öyle olduğu için de yolları birleştirmenin yolu, teorik ve ideolojik yeniden üretimden, tartışmadan geçiyor.

25 Şubat 2019

Kaynaklar

1.Coşkun Adalı, Günümüz Kapitalizmi ve Devleti Üzerine, Sarmal Yayınevi, İstanbul, Haziran 1997, s. 45

2.Aktaran: Wendy Brown, Halkın Çözülüşü Neoliberalizmin Sinsi Devrimi, Çeviren: Barış Engin Aksoy,  Metis, İstanbul, Şubat 2018, s. 117

3.Agy.