22 Nisan 2019 Pazartesi
Nazır Kapusuz
Nazır Kapusuz 15 Nisan 2019 Pazartesi Tüm Yazıları »

Kıdem tazminatını kim yiyecek?

Bir müddettir tartışma konusu olan Kıdem Tazminatı Fonu, var olan kıdem tazminatı sistemi yerine birikimli bir fon öneriyor. Konuya yabacı olanlar için kısa bir özet geçelim. Eski sistemde;

•    Kişi işten çıkarılınca veya emekli olduğunda, her çalıştığı bir yıla karşılık 30 günlük ücreti kadar kıdem tazminatı alabilir.
•    Kıdem tazminatı hemen ödenir. İşveren ödemediği her gün için faiz ödemek zorundadır.
•    Askere giden erkekler ve yeni evlenen kadınlar bir yıl içinde işten ayrılmaları halinde birikmiş kıdem tazminatlarını alabilirler.

Öngörülen yeni sistem nasıl olacak bilmiyoruz ancak daha önce gündeme geldiğinde basın aracılığıyla bir kanun taslağı yayınlanmıştı. Bu tasarıda ise;

•    1 yıl karşılığı 30 gün değil, 15 gün ücret kadar kıdem tazminatı hakkı kazanabiliyorsunuz.
•    İşveren bunu aylık dilimler halinde olarak bir fona yatırıyor.
•    Bu fondan 15 yıldan önce kıdem tazminatınızı alamıyorsunuz. 15. yılın sonunda, eğer en az 10 yıl prim yatırdıysanız %50’sini alabiliyorsunuz. Geriye kalan tutarı da 5 yıl sonra alabilirsiniz, bunu da alabilmek için 3 yıl prim yatırmanız gerekiyor.
•    Fon, halen yürürlükte olan 4632 sayılı Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu’na tabi olacak. Yani fon kamunun garantisinde değil özel şirketlerin garantisinde olacak. Bu tip “devlet zoruyla” toplanan ama özel sektörün işlettiği bir birikim fonu Türkiye tarihinde ilk defa kurulacak.
•    Yine önceki fonlarda, biriken fonlar kamu kağıtlarında değerlendirilirdi ama bu fonda “veya” bağlacı eklenmiş ve veyanın öbür tarafında “kira sertifikaları fonları” yer alıyor.

Özetle, daha önce hemen alabildiğiniz kıdem tazminatının tamamını 20 yıl sonra, onu da toplamda 13 yıl prim yatırma şartıyla alabiliyorsunuz. Şayet bu şartları sağlayamazsanız ne olacak? Yeni işe girenler 65 yaşında, eski çalışanlar (bunun da yıllara göre değişen bir baremi var) 25 yıl prim yatırma şartıyla ve yasaların belirlediği yaş sınırında olduğunda alabiliyorlar. Özetle emekçilerin çoğunluğu biriken tazminatı sadece ölünce alabilecekler. Şayet çocukları bunun peşine düşüp alırlarsa.

Bu sisteme geçmek için iktidar temsilcilerini değişik açıklamaları var, onları da kısaca irdeleyelim:

“İşçilerin %95’i bu tazminatı alamıyor”: Bu bilginin doğru olması imkânsız. Çünkü kıdem tazminatı devletin herhangi bir sisteminde takibi yapılan, istatistiği tutulan bir sistem değil. İşverenle işçi arasında bir ödeme. Şayet hakkınızın yendiğini düşünüyorsanız, dava açıyorsunuz, o zaman devletin konusu haline geliyor. Yani iş kazalarında ölen işçisinin sayısını bilemeyen devlet bunu nasıl hesaplamış bilen biri beri gelsin.

“Taşeron işçiler de artık kıdem tazminatı alabilecek": Taşeronların 364 günlük sözleşme ile bu haktan mahrum kaldığını biliyoruz (çünkü tazminata hak kazanabilmek için en az 365 gün çalışmanız gerekiyor). Ama bunun yasal olmadığı ve bu hakların esas işverenden alınacağı ile ilgili yargı kararları var. Ayrıca madem bu kadar taşeronları dert ediniyorsunuz, o zaman bu sözleşme tipini yasaklayın. Hatta işçilerin bu mağduriyeti sizi çok üzüyorsa, taşeronluk sistemini tamamen yasaklayın. Daha da pratik bir yöntem önerelim devlete, mevcut yasadaki 365 gün şartını kaldırsın!

“Patron iflas ediyor ve işçinin yıllarca birikmiş tazminatı buharlaşıyor": Aslında işçinin tazminatı buharlaşmıyor, yasal olarak alacaklı konumu devam etse de fiilen alabileceği patron ortada kalmıyor. Şayet bu da dert ediliyorsa, bu tip tazminat haklarını devlete devredin. Yani devlet işçiye ödesin, daha sonra bu alacağı kendi takip etsin. Yine birçok örnekte, patronlar batmıyor, işyeri batıyor. Aynı patron başka bir yerde, başka bir alanda yeniden ortaya çıkabiliyor. Oysaki devlet gerekirse patronların şahsi zenginlikleri üzerinden giderek ve/veya yeni bir işyeri açmasına izin vermeyerek bu sorunu da ortadan kaldırabilir. Devletin trafik cezası olana yeni bir araba almasını yasaklayabildiği düşünüldüğünde, bunu yasaklamaması açıklanamaz bir durum.

Şimdi yeni sisteme tekrardan dönelim;

1. Kıdem tazminatı fonuna işveren belirli bir parayı her ay yatıracak (işçinin ücretinin yaklaşık %4’ü).
2. Ama bu yatırdığı fon devlet garantisinde olmayacak. Yani özel sektör fonu olacak. Böylelikle Türkiye’de devlet eliyle ama özel sektör kontrolünde oluşturulan ilk fon ortaya çıkmış olacak.
3. Bu fondaki paranız çeşitli enstrümanlarla değerlendirilecek. Bu enstrümanlar zarar ederse sizin birikiminiz de eriyecek. Hele hele nerdeyse batmak, iflas etmek üzere olan inşaat sektöründe değerlendirilmesi birikimlerin erimesine neden olabilir. Hatta Şili’de 90’ların başında yaşandığı gibi tamamen sıfırlanabilir.
4. Ve bu parayı yukarıda da izah ettiğimiz gibi 20 yıl içinde alacaksınız.
5. Peki, 1. maddedeki koşul gerçekleşmezse, yani işveren sizin adınıza bu primi yatırmazsa ne olacak? Fon size haber verecek ve siz de çalıştığınız yeri dava edeceksiniz. Türkiye’de işten ayrıldıktan sonra bile çalışılan yeri dava etmenin ne kadar zor olduğu biliniyorken, sanırız işi kaybetme korkusuyla buna birçok çalışanın kalkışamayacağını anlayabilirsiniz. Devletin burada hiçbir yaptırımı yok. Yani işçinin primini zorla tahsil ettirmiyor. Yasa taslağına göre %5 teşviklerden kesecekmiş. Ama Türkiye’de teşvikli iş yerleri sadece belirli bölgelerde ve burada çalışanların çoğu zaten asgari ücretli. Üstelik bu bölgelerde işsizlik oranı yüksek. Yani kimse dava açmaz, kimse de ceza yemez.

Ama yazının esas konusu bu değil. İşçilerin yaşayacağı hak kayıpları ve bu hak kayıplarının yaşanmasına gerekçe olan koşulların birkaç yasal değişiklikle düzeltilmesi mümkünken, neden ısrarla fon sisteminin istendiği. Esas soru bu.

Çünkü Hazine Bakanı Albayrak’ın konuşmasında ilk önce İnşaat ve Enerji Sektörüne destek sağlacak diyor ve ardından bu fonun nasıl sağlanacağını söylemek için Kıdem Tazminatı Fonu ve Zorunlu BES’ten bahsediliyor.

İktidarın kur fiyatlarını öngörememesi ve buna yönelik hiçbir tedbir almamış olmaması (özel sektörün bu kadar dış borçla yaşadığı bir dönemde Saray yapmaktansa misal MB rezervlerinizi güçlü tutabilirdiniz) yine iktidarın iki göz bebeği olan inşaat ve enerji sektörünü vurmuştur. Özellikle enerji sektörünün yaklaşık 100 Milyar Dolarlık uzun vadeli kredi borcu olduğu söylenmektedir.

Haliyle dert, Bakan’ın da dediği gibi “emekliliğiniz çok güzel olacak” ama emekli olana kadar şu paraları bize verin bu sektörleri kurtaralım.

Okuyucuları detaylara boğmak istemem ama var olan istihdam sayıları, muhtemel kesinti oranları ve ortalama ücretlere bakarak yaptığım hesaba göre bu fonun aşağı yukarı 650.000.000 milyar TL’lik (nemalanmış kısmı hariç) bir büyüklüğe ulaştıktan sonra artık prim dağıtmaya başlayacağı anlaşılıyor. Çalışan nüfusun giderek artacağı varsayılırsa, yukarıdaki büyüklük fonun ulaşabileceği en düşük düzeydir. Bundan sonra eski çalışanların primi dağıtılırken, sisteme daha fazla işgücü prim yatıracaktır.

Yani AKP iktidarı yepyeni bir zorunlu tasarruf fonu yaratmaktadır. İşin garip yanı eskilerden de farklı olarak bu fon, özel sektörün yöneteceği bir fondur. Türkiye kapitalizminin sermaye eksikliği hep bahsedilen, Türkiye’de gelir dağılımı dengesiz olduğu için tasarruf oranlarının çok düşük olduğu ise bilinen bir konudur. Yukarıdaki fon büyüklüğü ileriki yıllarda GSMH’nın %15’ini oluşturacaktır, ki işte sermayenin ihtiyacı budur. Sermayeye akacak para ise işçilerin kıdem tazminatında bulunmuştur.

Yine yasa taslağının küçük bir maddesinde “bu fon en az %40 oranında kamu tahvillerinde ve/veya kira sertifikalarında değerlendirilir” diye bir madde bulunmaktadır.

Kira sertifikası nedir? Memleketin her gördüğü yeşilliğine, arsasına, ormanına dev dev konut, AVM ve benzerlerini yapan inşaat firmalarının, bu inşaat alanlarından elde edecekleri muhtemel kira gelirleri için size sundukları sertifikalardır. Yani biz emekçiler, Türkiye’nin inşaat sektörü ile sahte büyümesine Ali Ağaoğlu gibi insanların yeni yeni yapılar dikmesi için kaynak aktaracağız. Bu fon aktarımı da en az 100 milyar dolar olacak.

Bu büyüklükte bir fonun aktarılmasının inşaat sektörüne etkileri ne olacak? Bu ayrı bir yazı konusu olabilir, ama çok basit bir örnek ile yanıt vermek gerekirse, hali hazırda Türkiye tarihinde ilk defa, GSMH içinde kişilerin gayrimenkul kira gelirleri, tüm tarım sektörünün kira gelirlerini aşmış durumdadır. Yani tarlanızdaki domatesten elde ettiğiniz gelir, üzerine yapılacak binanın kira gelirinden daha az olursa elbette herkes tarlasına bina dikebilmek için iktidarın vereceği yeni imar izinlerini bekleyecek. 20 yıl sonra domates yerine bina yiyeceğiz.

3. köprü, havalimanı projelerinde devlet ciddi “garanti yolcu/araç” teminatlarına girmiştir. Bu teminatların hayata geçebilmesi için yeni 3 milyonluk bir kente ihtiyaç var. Bu kenti yapacak müteahhitlerin sarmal gibi yeni yollara, yollar için yeni alışveriş merkezlerine. Peki bunları kim alacak? Talep fazlası bir bina stoğunu kim finanse edecek? Tabi ki biz kıdem tazminatı fonuyla bunları sağlayacağız.

Zaten fondan 20 yıl beklemeden faydalanmanın tek yolu nedir biliyor musunuz? “TOKİ’den ev almak”. Ama TOKİ’den!