25 Haziran 2018 Pazartesi
Metin Çulhaoğlu
Metin Çulhaoğlu 27 Şubat 2018 Salı Tüm Yazıları »

Karanlık tabloya rağmen...

Daha önce de yazmıştık: Türkiye’de yıllardır birbirini yiyip duran liberal çevrelerle milliyetçilerin pek fark edilmeyen ortak noktaları, her iki kesimin de Türkiye’nin nasıl “yükseleceği” ve “yıldızlaşacağı” konusunda kendince kafa yormasıdır.

Her iki kesimin de asıl derdi budur.

Örneğin “Kürt sorunu mutlaka çözülmeli” diyen ve çözüm için barışçı yolları öneren bir liberal, bu sorununu çözen bir Türkiye’yi  “kimsenin tutamayacağına” inanır. Yükselen Türkiye tasavvuru liberal çevrelerce bölgede “yumuşak güç” olma, “dünyaya satacak hikâye üretme” gibi görece zarif terimlerle dışa vurulurken, milliyetçi çevreler aynı tasavvuru Osmanlı özlemlerinden “beka sorununa” uzanan nostaljik ve daha dramatik söylemlerle dillendirir.

Ulusalcılık daha eski, liberalizm ise yeni olmak üzere bu düşünsel dünyanın temelinde yatan ideolojik motif ise Türkiye’de düzen arayan liberali ve ulusalcısı birlikte aydınların ve siyaset erbabının iliklerine işlemiş sosyal darwinizmdir.

Yükseleceksen, başkalarının üzerine basacaksın…

Ya da “Musul’u almazsan Diyarbakır’ı verirsin…”

***

Yukarıda özetlenen, “Türkiye ne olacak, nereye gidecek” sorusuna belirli kesimlerce verilen yanıtların 30 küsur yıllık tarihçesidir.

Ancak, bu tarihçenin kendi içinde iki farklı döneme ayrıldığı gözden kaçırılmamalıdır.

1980’lerin sonunda başlayıp yaklaşık 20-25 yıl süren ilk dönemde “yükselen Türkiye” kurgusu, dönemin küreselleşme ideolojisinin belirgin izlerini taşıyan liberal motiflerle süslenmişti. Sınırlar ortadan kalkıyor, farklı kültürler birbiriyle kaynaşıyor (akültürasyon), ilk kez 1960’larda kullanılan “küresel köy” kavramı artık gerçek oluyordu. Böylece insanlığa büyük bedeller ödetmiş milliyetçiliğe de tarihin derinliklerine gömülmekten başka istikbal tanınmıyordu…

Ancak, küreselleşmeci liberallerin daha ihtiyatlı olanları belirli bir çekinceye sahipti: Evet, küreselleşme bütün bunları sağlayacaktı, ama böyle bir sürecin kaybedenleri de olacaktı; işte bu kaybedenlerin tepkileri mikro milliyetçiliği de beraberinde getirebilirdi…

Zamanında görülemeyen nokta, küreselleşmenin, ihya olanıyla da kaybedeniyle de düpedüz milliyetçiliği tetikleme, şuradaki buradaki mikro milliyetçiliklerle sınırlı kalmayıp makro milliyetçiliğin de yolunu döşeme potansiyeliydi…

Böylece 30 yıllık tarihçenin ikinci ve günümüzde geçerli olan dönemine gelmiş bulunuyoruz: Türkiye’yi de kapsamak üzere, küreselleşmenin kaçınılmaz sonucu olan darwinist dürtüler artık liberal dönemini kapatmış, apaçık milliyetçi dönemine girmiştir…

“Bundan sonrası” için en azından belirli bir konuda net konuşmak mümkündür: Dünya kapitalizminin küreselleşmeden geri basan bir yeniden yapılanma yaşaması da, küreselleşmeye milliyetçi değil (yeniden) liberal ve barışçı eğilimleri baskın kılması da mümkün değildir.

Mikro milliyetçilikleri makroya dönüştüren dünya kapitalizmi, görece dar bölgesel savaşları (“vekâlet savaşlarını”) dünya savaşına dönüştürmenin eşiğindedir.

***

Ya bütün bu hengâmede sosyalizm deyip bunda ısrar edenler?

Mevcut durumun ortaya koyduğu açık gerçeklerle bu gerçeklerin geniş kesimlerce bilince çıkarılıp kabul edilmesi arasındaki büyük boşluk çarpıcı ve bir o kadar rahatsız edicidir. Küresellik ve piyasacılık kabul edilecek, en azından bunlar için “başka alternatif yok” denecek, sonra da eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış istenecek…

Günümüzdeki eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, faşizan-faşist eğilimlerin, zorunlu göçlerin, katliamların, savaşların vb. küreselleşmeye ve piyasa egemenliğine rağmen ortaya çıkan anomaliler olduğunu söyleyen düzen ideoloğu bile neredeyse kalmamışken, sosyalizmin hedefindeki kesimlerin “bunlar olsun da şunlar şunlar olmasın” noktasında sağa sola bakınıyor olmaları bizim başlıca derdimizdir.

Pek “somut” denemese bile iki önerimiz olacak.

Birincisi: Bize adı ne olarak konulursa konulsun, 1930’ların klasik anti-faşist cephelerinden farklı, onlardan daha ötelere bakan bir cephe lazımdır; o dönemin cephelerinin “razı oldukları” bugün tarihe karışmıştır.

İkincisi: Sosyalizm, bugünkü küresel sistemden kopmuş, o sistemin dışında kalan, eşitlikçi, özgürlükçü ve devrimci bir Cumhuriyetin nasıl, nelerle ayakta kalıp ileriye yol alabileceğinin hesaplarını yapmalı, bunları dosta düşmana ilan etmelidir.