21 Mart 2019 Perşembe
Meltem Kolgazi
Meltem Kolgazi 14 Mart 2019 Perşembe Tüm Yazıları »

Gece yürüyüşü, ıslık ve beka sorunu

Geride bıraktığımız 8 Mart'ın kuşkusuz en çok konuşulanı Taksim'de düzenlenen 17.Feminist Gece Yürüyüşü oldu. Sabah saatlerinden itibaren Taksim'in polis ablukasına alınmasına rağmen alana gelmeye çalışan binlerce kadının direnci hepimize oldukça moral verdi. Birçok farklı talebin, pankartın ve dövizin taşındığı yürüyüşün ertesinde sosyal medya hesaplarında paylaşılan ezan sırasında ıslıklı ve düdüklü görüntüler, havuz medyası tarafından kadınlara saldırmak için servis edildi. Böylelikle seçim döneminde alıştığımız mağdur siyasetine ve ‘beka sorunu’na bir başlık daha eklendi.

8 Mart 2019, yerel seçimlere giderken Gezi iddianamesi ortaya atıldığı ve ‘beka sorunu’ olduğunun iddia edildiği günlerle çakıştı. AKP/Saray rejimi Gezi iddianamesi ile tüm muhalif kesimlere had bildirmeye ve kendi oy kitlesini bir ‘beka sorunu’ olduğuna inandırmaya çalışırken binlerce kadının taksimde yürümesini öylece izleyeceğini düşünmek saflık olurdu. Yürüyüşün ‘din ve ezan düşmanlığı’ üzerinden marjinalize edilmesine yönelik çabanın hem kadın düşmanlığı hem de tüm muhalif kesimlere yönelik baskının alacağı biçim hakkında da ipucu veriyor.

Buradan bir alıntıyla devam etmek istiyorum.

"Bir süredir, Türkiye’nin Saray Rejimi eliyle bir tür faşizme doğru itildiğini, faşizmin kurumsallaşmasına tanık olduğumuzu söylüyoruz. Üstelik bu, iktidarın şiddet ve baskı politikalarına ağırlık vermesinden bağımsız bir önerme. Faşizm, şiddet ve baskının ötesindeki boyutlarıyla da dayatılıyor veya fiilen inşa ediliyor ve bu günlerde iktidar tarafından verilen mesaj bu inşaya hız verileceği yönünde."

Faşizm fiilen inşa ediliyor. “Ezan ıslıklandı mı” tartışması ya da “Ezan’a uzanan eller kırılsın’ manipülasyonu tam da AKP/Saray rejiminin faşizmi inşa etme ve kurumsallaştırma adımlarından biridir. Faşizmin, tek adamcılık, milliyetçilik, geçmişe öykünme, yaşamın dini kurallara göre düzenlenmesi, yalan ve kara propaganda, adaletsizlik, kitle mobilizasyonu, ailenin yüceltilmesi, annelik ideolojisinin kadınları esir alması, kadına yönelik şiddetin artması ve kamusal alanda meşrulaştırılması gibi temel niteliklerinin yaşadığımız örnekte karşılık bulduğunu görüyoruz.

Faşizmin kadınlar açısından kurumsallaşması kadın düşmanlığının devlet politikası haline gelmesi, hukukun tamamen ortadan kalkması ve en temel hakların yok edilmesi anlamına geliyor. Bunun en açık göstergesi, kadınların eşitlik talebinin ‘toplumsal cinsiyet eşitliği terörü olarak nitelendirilmesi’ ve bunu nitelendirenlerin 8 Mart’ta camilerde duaya çağırmasıdır. Dolayısıyla 8 Mart’a karşı camilerde örgütlenme çağrısı yapılan bir ülkede, ezanın ıslıklanıp ıslıklanmadığını tartışmak anlamsızlaşmıştır. ‘Değerlerimiz’ diye saldırıya geçenlerin insanlığın en büyük kazanımlarına eşitlik ve özgürlük mücadelesine karşı saldırıya geçtiği açıktır. Yine camilerde kadınlara karşı dua okumaya çağrı yapmaya da devam ediyorlar. İslami faşist bir rejim inşa edilirken kadınlar dini referanslarla baskı altına alınıyor.

Her dört kadından üçünün fiziksel şiddete uğradığı, her yıl yüzlerce kadının öldürüldüğü bir ülkede, kadınların istihdam edilmediği, eğitimden uzaklaştırıldığı erken ve zorla evlendirildiği, camilerde İstanbul Sözleşmesi iptal edilsin diye propaganda edildiği, çocuk istismarında dünyada ilk üçe giren ve istismarcılara af çıkarmak için yasa yapılmaya çalışılan bir ülkede; iktidar kadınların haklı mücadelesini ya geçici vaatlerle ve düzen içi çözümlerle çözebilir ya da baskı ve zorla bastırabilir. Düzen içi çözümlerin gündeme gelmesi söz konusu değildir ve de rafa kalktığı bir faşizm dönemi inşa ediliyor. Zaten ancak bu koşullarda kadınların talepleri bir ‘beka sorunu’ olarak propaganda edilebilir.

Böylesi bir tabloda AKP/Saray faşizmine karşı bir savunma çizgisine çekilmek bizden uzak olsun; direnişten güç almayan bir tarzın AKP/Saray rejimiyle mücadele etme şansı yoktur. Bugün Türkiye’de kadın mücadelesinin AKP/Saray rejimini karşısına almadan başarıya ulaşma ihtimali yoktur. Rejim üstü ve ondan bağımsız bir ‘patriyarka’ya karşı mücadele yaklaşımı idealizme ve siyasi arenada apolitizme denk düşmektedir. Ayrıca AKP/Saray iktidarına karşı mücadele etmenin ülkenin dini referanslarla yönetilmesine ve dinselleşmeye karşı durmadan mümkün olmadığı artık kabul edilmelidir. Diğer taraftan faşizmin giderek kurumsallaşması eşitlik, özgürlük ve adalet talepleri arkasında daha fazla kadının örgütlenmesi ve mobilize olması ihtimalini de besleyecektir.