20 Temmuz 2018 Cuma
Ebru Pektaş
Ebru Pektaş 03 Temmuz 2018 Salı Tüm Yazıları »

Ayak kokusu ile “çomarlık” arasında “karşı mahalleyi” anlamak

24 Haziran seçim sonuçlarının en önemli bulgularından biri rejim bloğunun neredeyse pek de bir değişiklik olmadan sandığa yansımış olmasıdır. Şaibe, hile, hırsızlık, baskı koşulları, eşitsizlik vs. pek çok etmene rağmen denilebilir ki “karşı mahalle” oy davranışında ısrarcıdır. İlginçtir.

Yine de daha ilginç başka bir şey var.

Vazifeşinas, AKP aşığı Hilal Kaplan, seçim ertesinde “Yalnızca AKP’ye oy verenler yanıt versin. AKP’ye dair eleştirileriniz nelerdir? Değişmesini istedikleriniz nelerdir?” minvalinde bir tweet atmıştır. Buna gelen binlerce yanıta bakılırsa, -ki gerçekten üşenmeyip baktım, AKP’li hesaplar yanıtlamış- AKP’ye oy verenler, yoksulluğun hiç olmadığı kadar dramatik boyutlara vardığından dem vurmuşlar. Eğitim sisteminin on altı yıldır dikiş tutturamadığından bahseden de sağlık sisteminin nasıl çığırdan çıktığını söyleyen de tarımın yok olduğuna ver yansın eden de vardır. 

AKP’liler neredeyse bizim söylediklerimizi söylemiş ama yine de AKP’yi seçmiştir. 
Peki bu nasıl olmaktadır? “Maddi çıkarlar” ile siyasi davranışlar arasındaki bağ tümüyle olumsal (olabilir de olmayabilir de) hale mi dönüşmüştür? 

Ya da mesela konuyu basitçe cehalete havale etmek mümkün müdür? (1)

Daha fazlasını söyleyenler de vardır. Öyle ki bir dönem seçim analizi olarak makarna-kömür parametresi ne kadar popülerse, bugün de söze başlayan, önce bir cehaletten dem vurma gereği hissetmektedir.

Hatta popüler düzeyde, sosyal medyada konu, cahil kitleler, uyutulanlar, koyunlar ve çomarlardır. Burada sakalet ve “ayak kokusu”, “diş fırçalamayan” şeriatçı dede ve “diplomasızlar” vardır.

Böylelikle konu “ağzı açlıktan kokanın reisçiliğinden”, çirkinlikten, zevksizlikten, estetik değerlerden yoksunluktan, bayağılıktan ilerlemeye devam eder. 
AKP’ye karşı öfke, pudralı yüzüyle temiz ve beyaz bir aristokrat gibi sırıtmaya başlar.

İşin ilginç yanı, bu tepki biçimlerinin, yukarıda bahsettiğimiz “madem sorunları biliyorlar, niye AKP’ye oy veriyorlar?” sorusuna ilişkin kimi ipuçlarını göstermesidir.
Evet konu bir düzeyiyle “kültürel karşılaşmaya” işaret etmektedir. Ne ki bu “kültürel karşılaşma”, “halka inemiyoruz (!), biz beyaz Türk’üz, dilimizi yanlış kuruyoruz, ötekileştiriyoruz, kapsayıcı olalım” gibi gerçeği tümüyle tersyüz eden yaklaşımlarla anlaşılamaz.

Kültürel kimlik: Reisçilik ve postmodern durum

Haldun Gülalp, Kimlikler Siyaseti, Türkiye’de Siyasal İslamın Temelleri kitabında, özellikle 1990 sonrası için İslamcılığın “küreselleşmeye” basit bir tepkiden değil ama tam da “küreselleşmenin” yarattığı ortamın ürünü olarak doğduğunu ileri sürer.(2) İslamcılık, adına “postmodern durum” denilen ortamda, sınıf kimliklerine eklemlenerek, sağ-sol ayrımlarını belirsizleştirerek yepyeni türde büyük bir paradigmaya, kendini hızla “kültürel kimlik” olarak kuran bir siyasal pozisyona inşa etmiştir.

Burada lokal ve kısa erimli maddi çıkarlar, “sadaka” ağları inatçı bir kültürel kimlik içine yedirilir. Refah Partisi dönemindeki KOBİ’lerden AKP’li yıllar boyunca var olan yoksulluk yardımlarına uzanan maddi eksen, geleneksel sağ popülist siyasetin(bana oy ver sana şunu vereyim) ötesinde, yaşam tarzından, gündelik olanın ayrıntısına, tutumlara; sahiciliğe, gözü pekliğe, harbilik ve hatta erkekliğe uzanan bir kültürel kimlikle kendisini var eder.

Reisçiliktir; baba otoritesi olarak tek adam, kızıp kükrese de aldanıp ağlasa da, parmak sallayıp yanlış işler yapsa da O ailenin (kültür) temelidir.  
Koruyucu, bir arada tutan, içinde kimsenin kendini yurtsuz, “horlanmış” hissetmediği bir kültürel kimlik ise manipülasyon için muazzam bir zemin oluşturur. Patatesin beş lira olmasında, doların uçmasında, kimi politikaların yanlışlığında vs. artık hep bir açıklayıcı “dış belirleyen” bulmak mümkündür.

Kültürel kimliğin belirleyici olduğu “kimlik politikası”, siyaseti tam da gerçek dinamiklerinden, sınıfsal çatışmalardan başarıyla uzaklaştırır. Bu sebeple rejimin kültürel kimlik ve kimlik politikasını, salt karşı-kültür ve karşı-kimlik politikasıyla çözmek olanaklı değildir. (Muharrem İnce’nin “karşı cephede” delik açamaması ama bizim tarafta başarı denilebilecek karşılık bulması bununla ilişkilidir.)

Aydınlanmacılık, laiklik, seküler yaşamı savunma vs. elbette karşı kimlik/kültür olarak sonuna kadar savunulmalıdır. Ne ki kültürün belirleyiciliğine “sınıf ekseni” çakılmadığı sürece, kimlikler ve üstün “bilinç biçimleri”(bu sosyalizm dahi olsa) hareketle, somut hedef ve kazanımlarla birleşmediği sürece yol almamız zor görünmektedir.

1-    http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1014068/Yoksullugu_ve_yeni_orta_sinifi_basariyla_yonetmek.html

2-    Haldun Gülalp, Kimlikler Siyaseti, Türkiye’de Siyasal İslamın Temelleri, Metis Yayınları(2003)