22 Nisan 2019 Pazartesi

Aylin Topal

11 Ocak tarihinde Maduro yemin ederek Başkanlık ünvanını aldıktan kısa bir süre sonra 23 Ocak tarihinde muhalefet lideri Juan Guaidó, Venezuela Ulusal Meclisi'nde yemin ederek kendini ülkenin geçiş başkanı ilan etti. O günden itibaren 50’den fazla ülke Guaidó’nun başkanlığını tanıdığını açıkladı. Yaklaşık iki aydır diplomatik baskıdan, ekonomik ambargoya ve askeri müdahale tehditlerine varana kadar her türlü sabotaj kullanılmakta. Böylesi bir basınç altında Maduro hükümetinin kısa süre içinde çökeceği beklentisini vardı. Ancak beklendiği gibi olmadı. Bu yazıda son gelişmeler ışığında yakın gelecek olasılıkları üzerine değerlendirme yapma niyetindeyim.

Öncelikle Chávez’in halefi olarak liderliğe yükselen Maduro’nun en başından itibaren işinin kolay olmadığını vurgulamak gerekir. 2012 yılının Şubat ayında katılımın çok yüksek (% 80,94) olduğu başkanlık seçimlerinde Hugo Chávez %54.42 oyla üçüncü kez Venezuela devlet başkanı seçilmiş ancak sağlığı ünvanını resmen almasına mani olmuştu. Ölümünden aylar önce tedavi için Küba’ya giderken kendisine bir şey olursa başkan yardımcısı Nicolas Maduro’nun başkan seçilmesini istediğini duyurmuştu. Ancak Mayıs 2013’te yapılan seçim sonuçları Chávez’in vasiyetine rağmen, Maduro’nun Chávez’in sahip olduğu desteği bulamayacağını ilk günden göstermişti. Maduro, başkanlığının ilk yıllarında sermaye çevreleri ve meclis içi muhalefetle “barış diyalogları” adı altında müzakereler yaparak krizi atlatmaya çalışmış olsa da petrol fiyatlarındaki düşüşüne paralel olarak 2017 yılının ortalarından itibaren artan gerilimi tespit etmek lazım. 2002 yılında başlayan 2017 yılında tırmanan sokak eylemlerinin yanı sıra ekonomik krizin derinleşmesi yönünde sabotajlar artarak devam ediyor.

Bununla birlikte, Maduro yönetimini gözü kapalı bir şekilde savunmanın da çok kolay olmadığı kanısındayım. Maduro’nun, Chávez’in vizyonuna ve liderlik vasıflarına sahip olmadığını düşünüyorum. Muhalefet hemen ensesinde yanlış yapmasını beklerken Maduro muhalefeti eli boş bırakmadı. Ardı ardına siyaset ve ekonomi alanında yanlış politikalar izlendi. Karar alma mekanizmaları kaygı verici biçimde merkezileşti. Soldan ve hareket içinden gelen eleştirilere kulak asılmadı. Yolsuzluk ve kayırmacılığın arttığına ilişkin eleştirilerin bir ölçüde gerçek olduğu bilgisini güvenilir bulduğum kaynaklardan edindim. Maduro geçen 6 yıl boyunca sürekli destek kaybetti. Zaten çok az bir oy farkıyla seçimleri kazandığı için bir kısım oy kaybı iktidarın tamamen kaybedilmesi anlamına gelecekti. Bu hesaplarla geçen sene Aralık ayında yapılması planlanan seçimlerin tarihini son anda Mayıs’a alarak baskın seçime gitti. %54 oranında boykot edilen seçimler Maduro hükümetinin meşruiyet kaybına sebep oldu. Son olarak, geçen yaz yaşanan derin ekonomik krizin boyutlarını reddederek Birleşmiş Milletler insani yardımlarını kabul etmeyerek, sanırım bugün yaşanan hoşnutsuzluğu da tırmandırmış oldu.

Ancak tüm bu eleştirilere rağmen bugün Venezuela’da yaşananların daha geniş bir perspektiften değerlendirilmesi gereklidir.

Maduro karşıtı muhalefetin kurucu aktörü ABD’dir. Bu süreç basitçe Trump hükümetiyle de sınırlı değildir. Örneğin, Venezuela’ya ilişkin ilk ABD ambargosu 2006 yılında Bush yönetimi sırasında uygulandı. Sonra Obama döneminde kapsamı genişletildi. Dolayısıyla, 2006 yılından itibaren Venezuela ekonomisi üzerine ABD ambargosunun getirdiği çeşitli olumsuz etkilerden bahsetmek mümkün. Örneğin, Obama hükümetinin ambargoları sonrasında yabancı şirketlerin Venezuela pazarından topluca çıkmalarının etkisinin çok derin olduğu iddia ediliyor. Trump hükümetinin getirdiği iki yeni ambargo altın ve petrol ihracatına ilişkin oldu. Önce Kasım ayında altın ihracatına ambargo getirildi. İki ay sonra da petrol ihracatına ilişkin bir ambargo geldi. Böylece ABD şirketlerinin Venezuela’dan petrol alması yasaklanmış oldu. Ancak ABD yaptırımlarından korkan diğer ülkeler Venezuela ile ticaret ilişkilerini yavaşlatmak ve el altından yapmak yoluna gidiyorlar. Örneğin, Guaidó’nun başkanlığını tanımamış olan bazı Latin Amerika ülkeleri bile ABD yaptırımlarından çekindikleri için Venezuela ile ticari ilişkilerini askıya almış durumdalar. Geçen hafta Trump hükümeti Hindistan ve diğer ülkelerin Venezuela petrollerini almaya devam etmeleri durumunda yaptırımlar uygulanacağı duyurdu. Hatta Venezuela ile herhangi bir ekonomik faaliyet sürdüren tüm finansal kuruluşların cezalandırılacağına ilişkin bir yasa çıkacağı iddia edildi. Son olarak, Trump hükümeti Venezuela petrollerinin ticaretinden elde edilen gelirlerin ayrı bir banka hesabına yatırılmasını ve bu hesabın Gauido’nun kullanımına açık olacağını duyurdu. Bu gelişme üzerine Maduro hükümeti rakibinin elini güçlendirmemek için tüm petrol ticaretini durdurma yoluna gitti.

Bu ekonomik sabotajların temel amacı ülkede olağanüstü bir hal olduğu kanısının uluslararası düzeyde kabul edilmesi ve böylece doğrudan bir müdahalenin zemininin oluşturulması. Bu stratejinin ilk aşaması insani yardım kampanyası oldu. Kolombiya sınırına konuşlanan ABD insani yardım konvoyunun Venezuela’ya girişi büyük çatışmalara sebep oldu. Yeri gelmişken ekleyeyim; Maduro, bu konvoyları Truva atına benzetirken aslında çok da abartmamış. 1965 yılında Dominik Cumhuriyeti'ndeki ABD karşıtı hükümeti devirmek için gönderilen 8000 asker insani yardım tırlarının içinde saklanarak ülkeye girmiş. Neyse ki, ABD’nin bu kirli geçmişi Birleşmiş Milletler ve Kızıl Haç nezdinde unutulmamış. Daha sürecin en başında her iki kurum da ABD’nin insanı yardım kampanyasının politik maksadı olduğunu iddia ederek bu kampanyaya destek vermeyeceklerini ilan ettiler.

Mart ayı içinde yaşanan yaygın elektrik kesintileri olağanüstü hal ilanının bir diğer gerekçesi olarak kullanıldı. Hatta kendini başkanı ilan eden muhalefet lideri Guaidó ülkede olağanüstü hal ilan edeceğini duyurdu. 3 hafta boyunca süren elektrik kesintileri sebebiyle hastanelerde 20’den fazla kişinin öldüğü duyuruldu. Maduro hükümeti  ülkenin en büyük hidroelektrik santraline ABD kaynaklı bir sibersaldırı yapılarak internet ve telekomünikasyon sisteminin çökertildiğini iddia etti. Beklendiği üzere, ABD başkan yardımcısı Mike Pence elektrik kesintisinin sorumlusunun Maduro hükümeti olduğu öne sürerek, devletin çöktüğünü ve bu durumda rejim değişikliğinin zorunlu olduğunu iddia etti. Pence’in mesajı ABD sabotajının sıralamasını yansıtır nitelikteydi: “gıda yok, ilaç yok, şimdi elektrik yok, sırada Maduro.”

ABD 2017 yılının ortalarından beri Venezuela’da askeri bir müdahale ile rejim değişikliğinin olanaklarını araştırıyor. 2017 Mayıs ayında içerden bir darbe planlamak için Trump hükümetinin ordu generalleriyle görüştüğü anaakım medyaya sızan haberler arasındaydı. Ancak Venezuela ordusunun Maduro’ya olan sadakatinin boyutu anlaşılıp, ABD ordusunun doğrudan müdahalesi gündeme gelince stratejistler arasında endişeler dillendirilmeye başladı. Mart ayının ortasına doğru ABD diplomatik ekibinin Venezuela’dan tamamen çekilmesi askeri müdahale ihtimalinin gerçekleşebileceğini akıllara getirdi. Ancak, Trump “bütün ihtimaller masanın üzerinde” diyerek askeri müdahale tehditleri savururken, stratejistler bölgede yeni bir ABD karşıtlığı dalgası tetiklenebileceğinden korkuyorlar. Bu sebeple Pentagon’a yakın kaynaklar ABD’nin mutlaka diğer ülkeleri yanına alarak müdahale etmesi gerekliliğini vurguluyorlar.

ABD’nin en anaakım dergilerinden Foreign Affairs açıkca askeri müdahalenin zorluklarını tartışıyor (https://www.foreignaffairs.com/articles/2017-11-08/what-would-us-intervention-venezuela-look). 33 Milyon nüfuslu Venezuela’da 160.000 ordu mensubu ve bir o kadar da Maduro destekçisi silahlı sivil gruplar olduğunu vurguluyor. Karadan askeri çıkartmanın kolay olmayacağı, dar alanda doğrudan Maduro’yu hedef alacak etkili bir saldırının yapılabileceği tartışılıyor. Ağustos 2018’de Maduro’ya yapılan dronlu suikast girişimini akla getirir biçimde, dronların kullanılabileceği kan dondurucu bir biçimde önerilmiş. Makalede ayrıca Libya (2011) ve Yugoslavya (1999) müdahalelerinin “başarılı” olduğu halde sonrasında kurulacak rejimin yeterince etkili kontrol edilemediğinden yakınılıyor.

İç savaş ABD’nin göze aldığı bir alternatif. İç savaş sonrası Maduro yanlısı 8 milyon Venezualalının ülkeyi terk edeceği; ordunun bu süreçte dağılacağı; Küba ve Rusya kuvvetlerinin bu süreçte zayıflayacağı; en nihayetinde ABD’nin Birleşmiş Milletler Barış gücüyle birlikte Venezuela’da yeni rejimin kurulmasından temel aktör olacağı hesapları var.

Yakın gelecek olasılıklarına baktığımızda çatışmanın kısa vadede durulacağını öngörmek fazlaca iyimser olur. Guaidó’nun partisi Halkın İradesi Ulusal Mecliste 167 koltuktan  yalnızca 14’üne sahip. Ancak son seçimleri muhalefetin boykot ettiğini unutmamak lazım. Dolayısıyla, muhalefetin gücünü sandalye sayısına bakarak söylemek çok doğru değil. Maduro karşısındaki muhalefetin parçalı bir yapısı olduğu da açık. Son haftalarda muhalefetin kendi içindeki ayrımlarının ön plana çıkmaya başladığına dair söylentiler artıyor. Papanın arabulucuk yapma önerisini Guaidó’nun geri çevirmesi kendi çevresinden çok eleştiri aldı. Uruguay ve/veya Meksika hükümetlerinin arabuluculuk yapma önerisini reddeden taraf yine Guaidó oldu. Dolayısıyla şu an süreci tıkanma noktasına getiren, iç savaş riskini göze alan tarafın Trump hükümeti tarafından yönetilen Guaidó olduğu apaçık ortada.Tüm bunlara rağmen Maduro ile diyalog içinde ortak bir çözüm bulma, örneğin seçimlerin yenilenmesi yönünde talepler güçlenecek gibi görünüyor. Bu denli manipülasyon ve dezenformasyon içinde yenilenecek seçimlerin sonuçlarından ne kadar umutlu olunabileceğini okurlara bırakıyorum.