22 Nisan 2019 Pazartesi

Engin Deniz

Türlük Sözleşmesi Barış Ünlü’nün son kitabı. Kitap hem adıyla hem de sosyolojik ve tarihsel olarak yeni bir model oluşturma iddiası nedeniyle tartışılmaya devam ediyor. Ünlü kitabının giriş bölümünde ABD’de katıldığı bir Kürt toplantısının ardından akşam misafir olarak kaldığı evde -açık fikirli bir sosyalist olmasına rağmen- Kürtler arasında kendisini “yabancı” ve “çok Türk hissetmesi” nedeniyle bireysel olarak bir iç görü ve değişim sürecine girdiğini, kitabın fikrinin böyle ortaya çıktığını ifade ediyor. 

Kitabın son bölümünde “İsmail Beşikçi’den Barış için Akademisyenlere: Bir Dönüşümün Kısa Tarihi” başlığı altında ele alınan bölüm, kendisi de 2017’de KHK ile ihraç edilmiş bir isim olduğu için, aynı zamanda Ünlü’nün kendi dönüşüm hikâyesi olarak kitaba ayrı bir değer katıyor.

Ortaya konan modele birçok açıdan itirazım olmasına rağmen, içerdiği bilgi-belge ve yaklaşımlar itibariyle zengin ve okunmaya/tartışılmaya değer bir kitap olduğunu baştan söylemeliyim. Özellikle, “Türlük İmtiyazları, Türklük Performansları, Türlük Halleri” başlığı altında Gayrimüslim ve Kürtlerle yapılan görüşmelerden yapılan bazı alıntıların “kendini Türk hissedenler” üzerinde derin etki bırakacağı kanısındayım.

Ünlü’ye göre Türklük Sözleşmesi yazılı olmayan iki temel toplumsal kurala yaslanıyor.

1) Türkiye’de imtiyazlı ve güvenli yaşayabilmek için Müslüman ve Türk olmak gerekir.

2) Osmanlı’dan Cumhuriyet’e gayrimüslimlere ve Kürtlere yönelik soykırım, katliam, gasp, ayrımcılık, ırkçılık gibi uygulamalar hakkında doğruyu söylemek veya mağdurlarla empati yapmak yasaktır. 

Eleştirilere geçmeden önce yazarın yöntemiyle ilgili iki temel soruna işaret etmek gerekiyor.

İlk olarak, Ünlü’nün düşünceden kavram üretmek yerine, kavramdan düşünce ürettiği görülüyor.  Kavramlar belirli durumları ifade etmek ya da olguların ortak özelliklerini karşılamak için vardır. Kitap oldukça akademik bir üslupla yazılmasına rağmen, Sözleşme kavramı Stephen Hawking’in her şeyi açıklayabilecek bir formül arayışı misali, tarihten teoriye siyasetten sosyolojiye her şeyi sıfırdan açıklayabilecek bir anahtar gibi kullanılmaya çalışılmış ve bu da belli noktalarda bilimsel dayanaklar yerine sübjektif değerlendirmelerin ağırlık kazanmasına neden olmuş.

Ünlü’nün modelindeki bir başka önemli sorun da toplumsal olayları merkez-taşra ilişkisi içerisinde ele almış olması. Bu yaklaşımla (sınıfsal ilişki/çelişkileri silikleştirdiği için) tarihsel ve güncel olayların bütünlüklü olarak analiz edilmesi mümkün değildir. 

Locke, Hobbes ve Rousseau’dan referansla türetilen Sözleşme kavramıyla başlayalım.

Sınıflı toplumlarda devlet-toplum ilişkisinin sözleşme kavramıyla bağdaştırılması, hem tarihsel olgular nedeniyle hem de devlet organizasyonunun doğası gereği sorunludur. Devlet ve toplum arasında tarafların tamamının hakim olduğu, sınırlarını bildiği, ortaklaştığı ve karar alıp uyguladığı somut bir tarihsel olaydan bahsetmek imkansızdır. Zaman içerisinde toplumun çoğunluğu tarafından benimsenen yazılı olmayan tavır, davranış ve kabuller olsa da bunları hem bütüne mal etmek hem de değişmez olduğunu söylemek imkansızdır. Diğer yandan, devlet mekanizması hem egemen sınıfın çıkarlarını öncelediği hem de yapısı gereği ürettiği kültür nedeniyle sözleşme yaparak değil, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda toplumsal eğilim ve talepleri maniple ederek varlığını sürdürür.  Sözleşme kavramı belirli bir durumu ifade edebilecek bir soyutlama olarak kullanılabilir elbette, ancak yüz elli yıllık tarihsel-toplumsal değişim süreçlerini analiz etmek için pek de kullanışlı olamaz. Ayrıca yazarın kendisinin de belirttiği gibi, toplumun kendi içindeki farklılıklarını (sınıfsal, cinsel, kişisel, vs.) yok sayarak bir Sözleşmeden bahsetmek başka bir önemli sorundur.

Ünlü’nün modelinin temelden itibaren sorunlu olduğunu gösterdiği için şu alıntıyı bakalım:

“…Türlüğü, etnisite, vatandaşlık, ulusal kimlik veya ulusal aidiyet olarak ele almıyorum. Benim kavramsallaştırdığım şekliyle Türklük, Türklerin büyük çoğunluğunda gözlemlenebilen, farklı toplumsal sınıflara ve ideolojik aidiyetlere göre farklılaşsa da, sınıflar-üstü ve ideolojiler üstü ortaklıklar ve benzerlikler gösteren, belli görme, duyma, algılama, bilgilenme, ilgilenme, duygulanma, tavır alma halleri ve biçimleridir. Bireyin kendilerine ve benliklerine özgü olduğunu düşündükleri ve sağladığı düşünsel konfor nedeniyle öyle düşünmek istedikleri bu hal ve biçimlerin, aslında o bireylerin etno-tarihsel, toplumsal ve etno-dinsel yapının birer ürünü olduklarını iddia edeceğim. ” (sf13)
Etnisiteyi ve ulusal kimliği, etno-tarihsel ve etno-dinsel yapıdan ayrı düşünmek nasıl mümkün olabilir, gerçekten anlamak güç. Türklük kimliğinin, sınıflar ve ideolojiler üstü belli görme, algılama, bilgilenme, ilgilenme, duygulanma, tavır alma halleri olarak tarif edilmesi ise basit idealizmdir.

Egemen ideoloji yerine Türlük Sözleşmesi kavramını tercih etmesinin nedenini egemen gruba mensup alt sınıfları da kapsayan kapsamlı bir iktidar analizine olanak sağladığı için tercih ettiğini; alt sınıfların da kendi çıkarlarını çeşitli stratejiler ve performanslar yoluyla koruduklarını ve iktidar ilişkilerinden faydalandıklarını öne sürüyor yazar. Hem de “sudaki balık” misali çoğu zaman farkında olmadan bilinçsizce sahip oldukları görünmez imtiyazlar yoluyla.

Görünmez imtiyazlar egemenlik ilişkileri içerisinde önemli bir yer tutuyor. Kişinin toplumsal güç hiyerarşileri arasındaki konumu onun duyuşsal, bilişsel ve davranışsal durumunu da belirler. Doğru. Ancak toplumsal güç hiyerarşileri oluşturmak binlerce yıllık sınıflı toplum yapısının mütemmim cüzü sayılır. Aslında, Ünlü’nün sanki Türklüğe özgü bir durum gibi açıkladığı egemenlik ilişkileri ve ortaya çıkardığı toplumsal sonuç ve süreçlerin evrensel temelleri vardır. Ünlü’nün ortaya koyduğu modelin en zayıf noktası da belki de bu. Modelin evrenselle ilişkisi karşılaştırmalı olarak yapılmamış, uluslaşma süreçlerinin dinamikleri ve (geç) kapitalist gelişmenin handikaplarıyla bağları ortaya kon(a)mamış. Tam tersine ulus inşa süreçlerinin doğal bir parçası olan sınıfsal ittifaklar bile “sözleşme” modeliyle anlamsızlaştırılmış (sf: 189).  Özgün olarak Türlük Sözleşmesi diye bir kavramdan söz edilecekse bu kavramın başka coğrafyalarda yaşayan toplumlarla ortak ve ayırıcı özellikleri net bir biçimde ortaya konmalıydı. Ünlü bunu yapmak yerine Siyah-Beyaz, Kadın-Erkek gibi farklı kategorilerle analoji yaparak modelini desteklemeye çalışmış.

Ünlü, daha sonra Türklük halleriyle ilişkilendirilmek üzere sayfalarca Siyahlık-Beyazlık çalışmalarından, Beyzaların imtiyaz ve davranış hallerinden söz ediyor, ancak Siyahlık-Beyazlık olgularını ortaya çıkaran gerçek tarihsel temelleri hiç irdelemiyor. Afrikalılar Amerika kıtasına nefret nesnesi olsunlar diye taşınmadı ya.  Amerika’da kapitalizmin gelişim süreci kölelik sistemine bağlıydı. Bugün hala etkileri devam eden ayrımcılığın temellerine bakıldığında kapitalizmin sermaye birikimi için ihtiyaç duyduğu kölelik sistemi görülecektir. Kimliği gerçek tarihsel temellerinden koparıp salt belirli davranış ve performanslarla tanımladığınızda aslında içini boşaltıp belirsizleştirmiş olursunuz.

Ünlü,  Türkiye tarihini bir sözleşmeler tarihi olarak açıklamaya çalışırken de aynı duruma düşürmüş kendisini. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişte yaşanan düşünsel dönüşümü Osmanlıcılık, Müslümanlık ve Türklük sözleşmeleriyle açıklamaya çalışan Ünlü, doğal olarak altmış-yetmiş yıllık bir süreçte neden üç büyük sözleşmeye ihtiyaç duyulduğunu da açıkla(ya)mıyor. Osmanlı’nın zayıflığının ve dağılmayı önlemek için düşünsel tutkal arayışlarının temeline bakıldığında Avrupa’daki sınıflar mücadelesi ve kapitalizmin doğuşu görülecektir. Yazar belki de kitabında bolca eleştirdiği Marksizmle mesafesini korumak adına somut sınıf mücadeleleri yerine, sınıf mücadelelerinin yarattığı toplumsal çalkantılara odaklanarak tarihsel süreci soyut bir sözleşme kavramıyla açıklamaya çalışmış.

Kitapta Ermeni Soykırımı da Müslümanlık Sözleşmesi’nin bir sonucu olarak değerlendirilmiş. 19 yy’da Müslümanlık Sözleşmesinin taşrada kendiliğinden (!) hınç, öfke ve korku gibi otantik duygularla ortaya çıktığını ve bu sözleşmeyle birlikte Ermeni Soykırımının gerçekleştirildiğini iddia ediyor Ünlü (sf: 97).  İttihat ve Terakki’deki Türkçü fikirlerin bu dönemdeki gücünün yok sayılması bir yana, bu yaklaşımla yüzlerce yıl bir arada barış içerisinde yaşayan halkların bir anda nasıl olup da bu denli düşmanlaşabildiğini açıklamak mümkün değildir. Ayrıca yerel güçlerin merkezi belirlediği fikri tarihsel olgular açısından sorunlu ve sübjektif bir değerlendirmedir. Fırsatçı yerel güç odaklarının Ermeni katliamlarındaki rollerini belirleyen Müslümanlık değil (maddi sonuçları itibarıyla bakıldığında) sınıfsal çıkarlardır. 

Ünlü Cumhuriyetle beraber (tam olarak 1924 Anayasasıyla) Müslümanlık Sözleşmesinin kapsamının daraltıldığını ve Türlük Sözleşmesine geçildiğini ifade ediyor (sf: 166). Gayrimüslimleri dışarda bırakarak yapıldığı iddia edilen bu toplumsal sözleşmelerin varlığını seçme bazı olgularla desteklemeye çalışan Ünlü, Tekâlifi Milliye Emirlerini veya Müslüman Türkler tarafından başlatılan dini temelli-Cumhuriyet karşıtı çok sayıda ayaklanmayı tamamen görmezden geliyor.

Kitabın birçok yerinde “sudaki balık” metaforunu Türklerin sahip olduğu fakat farkında olmadıkları imtiyazları açıklamak için kullanıyor Ünlü. Ancak gerçekte suyun içi ve dışı her zaman bu kadar net sınırlarla belli değildir. Sayısız grev, direniş ve katliamdan biliyoruz ki devlet sınıf hareketinin yükseldiği dönemlerde Türklük, Müslümanlık gibi sözleşmelerle değil basbayağı bir sınıf sözleşmemesiyle tepki üretir. 

Kitabın son bölümünde Kürt-Türk ilişkileri ve performansları zaman, mekan-uzam mefhumlarından bağımsız yeknesak durumlar gibi ele alınmış ki bu bilimsel açıdan sorunludur. Örneğin, bilimsel bir değerlendirme yapılacaksa Kürt-Türk ilişkilerinde sanayileşme-kentleşme gibi olguların etkisini, yarattığı değişimi görmezden gelmek ya da bahsedilen performanslarda bölgesel kimlik ağırlıklarının etkisini görmezden gelmek mümkün mü?
Bugün Türkiye’de Sünni ve Türk olmanın öteki kimliklerle kıyaslandığında genel olarak daha avantajlı olduğu bir olgudur. Ünlü, kuşkusuz haklıdır ancak bu olguyu açıklamak için ortaya koyduğu model hayli sorunludur. Sınıflar ve ideolojiler üstü, idealist açıklamalarla ilgi çekici kavramlar üretmek mümkünse de kalıcı bir model ortaya koymak pek mümkün değildir.

Not: Ayrıca, yazar Marksizm’i de katarak evrensel ideolojileri bir kaçış mekanizması olarak değerlendiriyor ve kitabın çeşitli yerlerinde eleştiriyor. Bu yazının sınırlarını aşacağı için bu eleştiriler başka bir yazıda ele alınıp tartışılacaktır.