20 Mayıs 2018 Pazar

Can Soyer

 

Marx, hem çok sayıda metin yazmış olmakla, hem de birçok konuda yeterince yazamamış olmakla anılır. İşin aslı, marksizmin kapsamı ve uzandığı sorunların çokluğu hesaba katıldığında her iki durum da şaşırtıcı değildir. Yani Marx, bir yandan devasa bir külliyat oluşturacak kadar fazla sayıda eser vermek, öte yandan da birçok konuda yeterince kalem oynatamamış olmak zorunda kalmıştır.

Dolayısıyla, geldiğimiz noktada, elimizin altında geniş ve zorlu, kimi zaman hayli faydalı, kimi zamansa tehlikeli olabilen bir bibliyografya var. Bu bibliyografyanın çok bilinen ve artık klasikleşmiş örnekleri hakkında fazlaca inceleme bulunduğunu göz önünde tutarsak, görece az dikkat çekmiş çalışmalara eğilmek anlamlı olacak.

MARX’IN ÜSLUBU

Francis Wheen’in “Das Kapital, Karl Marx” adlı çalışmasıyla başlayabiliriz. Marx biyografileri arasında değerlendirilmesinde de bir sakınca bulunmayan, ancak odağını Kapital’in yazılışı ve ortaya çıkışı sorununa kaydırmış olan bu kitap, kısa hacmi içerisinde Marx’ın düşüncesinin gelişimini de takip ederek “Kapital”i ortaya çıkaran yaratım sürecini yalın bir biçimde ortaya seriyor.

Ancak Wheen’in çalışmasının en dikkat çekici ve okurda da en fazla heyecan uyandıran tarafı, Marx’ın çalışmalarını kaleme alırken kullandığı üslubun en parlak örneklerini sergilemesidir. Marx’ın geleneksel düzyazının sınırlarını aşan ve kendi deyimiyle “radikal edebi kolaj”a ulaşan üslubunun en çarpıcı örneklerinin “Kapital”de bulunacağını iddia eden Wheen için, “Kapital”, “Schoenberg kadar akortsuz, Kafka kadar kabus dolu” bir kitaptır.

Bu yazım tekniğinin başyapıtı saydığı “Kapital” de, daha en başta, okurunu uyaran bir cümleyle başlar: “Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği muazzam bir meta birikimi olarak görünür” (abç). Wheen’e göre Marx, bu açılış cümlesiyle, bizleri hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bir fantezi dünyasına girmekte olduğumuz konusunda uyarmaktadır. “Manifesto”nun “Avrupa’nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor” cümlesiyle aynı dramatik yoğunlukta olmasa da aynı üslupta olduğu açık olan bu cümleyi, “Kapital”in kalın bedenine yayılmış “hayalet gibi nesnellik”, “gövdesiz hayalet”, “saf yanılsama” ya da “sahte benzerlik” gibi ifadeler takip eder.

Ancak Wheen’e göre; Marx’ın bu üslubu basitçe ağdalı bir dil arayışı değil, kapitalizmde “şeylerin aldatıcı doğasını” açığa çıkarabilmek için gerekli donanıma ve derinliğe sahip tek uygun dildir. Marx’ın keşfettiği ve incelemeye açtığı yeni “kıta”nın özelliklerine uygun olarak, salt ekonomi politik, antropoloji ya da tarih gibi disiplinlerin içine hapsedilemeyecek bir “ontolojik girişim”dir. Yani Kapital, tamamen nevi şahsına münhasır bir eserdir; “ondan önce ve sonra ona uzaktan olsun benzeyen hiçbir şey olmamıştır”.

 

KÜNYE: Das Kapital, Karl Marks, Francis Wheen, Çeviri: Candan Badem, Versus Yayınları, 2016, 116 sayfa.

‘MODERN’ MARX

Marshall Berman’ın “Marksizmle Maceram” adıyla çevrilen derlemesi ise, Marx ve marksizm hakkında makalelerden oluşmakta. Özellikle Marx’ın modernlikle kurduğu ilişki üzerinde duran Berman’ın, burada ele alacağımız makalesinde, çıkarımlarını yine “Kapital” üzerinden yapmasının tesadüf olup olmadığı ise merak uyandırıcı bir soru olabilir.

“Kapital’deki İnsanlar” başlıklı makalesinde, Berman, öncelikle Marx’ın “Kapital”inin ağır ve anlaşılmaz olduğu iddialarına karşı çıkarak, Kapital’in üslubunun çoğu zaman gündelik dile yaklaşacak ölçüde yalın olduğunu, hatta birçok yerde bizimle benzer deneyimler yaşamış somut ve gerçek insanlardan söz ettiğini ileri sürer. İşte Berman’ın “Kapital” de bulduğu bu insanlar, aynı zamanda Marx’ın modernlikle kurduğu bağı da temsil etmektedir.

Berman’ın devasa bir tuvale benzettiği “Kapital”de, kendi benlikleriyle bize seslenen yüzlerce insan; işçiler, dükkancılar, madenciler, fabrika sahipleri, gazeteciler, din adamları, filozoflar, çocuklar ve genç kızlar yer almaktadır. Marx, seslerini bize taşıdığı bu insanların zaman zaman hayranlık uyandırıcı, zaman zaman da iç burkucu hikayeleri ekseninde, on dokuzuncu yüzyıl romancılığının altın çağına denk, “Kasvetli Ev” ya da “Savaş ve Barış”la aşık atabilecek ölçüde muazzam bir kurgu oluşturmuştur. Dahası, Marx bu sesleri bize taşıyarak, aynı zamanda modernliğe bakışının ana hatlarını da sezdirmiş olmaktadır.

Marx’ın bu “dev ve tuhaf” korosu, esasında kapitalizmin geçmişi ve geleceğiyle, gerçeği ve mitolojisiyle, doğusu ve batısı ile tüm dünyayı ve insan bireylerini sularına katıp götüren yıkıcı bir sel olduğunu göstermektedir bizlere. Berman’a göre, Marx’ın dehası, okuyucu olarak bizlere de aynı selin kurbanı olduğumuzu hissettirmesinde, dolayısıyla bize de seslerimizi “Kapital”deki seslere katma imkanı tanımasındadır. Ve bir kez kendi sesimizi başkalarının sesleriyle bir araya getirdiğimizde, Marx’ın modernlikte bulduğu en devrimci niteliği açığa çıkarmış oluruz.

Artık sadece başka insanların sesine kulak vermekle yetinmeyen, aynı zamanda kendi sesimizi de onlarınkiyle birleştiren; böylece hem aynı felaketin mağdurları olduğumuzu, hem de bu ortaklığın bilincine varıldıkça gerçek ve anlamlı bir “umut”u yaratma şansımız olduğunu fark eden bireyler haline geliriz. Berman’ın modernlik anlatısının merkezinde olan “dünyayı kendisine ait kılmak” nosyonu, bir anda, Marx’ın insanlara, dünyaya sahip çıkmaya ve değiştirmeye yönelik çağrısında karşılık bulur: “Modernist yapıtların birçoğu gibi ‘Kapital’in de gerçek anlamda bir sonu olmamasının bir nedeni de izleyici olarak bizlere seslenmesi, kapitalizmin kendisine son vererek bizleri yapıtı tamamına erdirme işini bizzat üstlenmeye çağırmasıdır belki”.

 

KÜNYE: Marksizmle Maceram, Marshall Berman, Çeviren: Aylin Ülçer, İletişim Yayınları, 2005, 315 sayfa.

 

BUGÜNÜN MARX’I

Hobsbawm’ın “Tarih Üzerine” adlı derlemesi de, marksist tarih anlayışı üzerine makaleler içermekle birlikte, özellikle “Manifesto”ya yönelen son makalesiyle hayli önemli bir çalışma olarak görülmelidir. “Komünist Manifesto’ya Giriş” adını taşıyan makalesinde, Hobsbawm, öncellikle “Manifesto”nun ortaya attığı sonuçları ve yöntemi ele almaktadır elbette. Ancak aynı satırlar, usta tarihçinin elinde, bir anda Marx’ı günümüze aktaran halatlara dönüşmektedir. Yani Hobsbawm, 1848’in Marx’ını, oldukça ikna edici bir biçimde, bugünün dünyasına taşımaktadır.

Çünkü Hobsbawm’a göre Marx’ın asıl başarısı kapitalizmi olağanüstü açıklıkla aktarmasına indirgenemez; Marx, “Manifesto”da ayrıca bizim bugün gördüğümüz ve deneyimlediğimiz kapitalizmin temel kurallarını da resmetmektedir. 1848’de özlü ve çarpıcı betimlemelerle ifade edilen gerçeklik, kapitalizmin o gününden çok bugününü tarif ediyor gibidir. Bunu mümkün kılan ise, Marx’ın yavan bir tarihçi gibi davranmayıp, yöntemsel çıkarımlara yönelmesi; yani verili anın portresini vermekle yetinmeyip, hareket halindeki süreçleri ve bu süreçlerin mantıksal sonuçlarını ortaya çıkarmaya çalışmasıdır.

Dolayısıyla, günümüz kapitalizminin çarpıcı özellikleri olan kitlesel işsizlik, aşırı yoksulluk, emperyalist yağmacılık, mülksüzleşmenin ve proleterleşmenin hızlanması gibi olgular, kendisine 1848 yılının sayfalarında karşılık bulmaktadır. Hobsbawm, işte tam da bu noktada, “Manifesto”nun 1848’i olduğu kadar bugünü de açıklayan bir eser olduğunu göstermekte; marksizmin ise kapitalizmin her döneminde güncelliğini koruduğunu iddia etmektedir.

Ve Hosbawm’a göre, 1848’de okuru devrimci bir retorik olarak etkileyebilecek birçok pasaj, günümüzde kapitalizmin insan yaşamı üzerindeki tahribatının çok bilinen ve hepimizce tanınan olağan görünümlerine dönüşmüştür. Her büyük kriz döneminde, devrimcilerin ve emekçilerin olduğu kadar, burjuvaların da “Manifesto”yu hatırlayıp ürkmelerinin nedeni de, bu “bugüne aitlik”tir.

 

KÜNYE: Tarih Üzerine, Eric Hobsbawm, Çeviren: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2009, 384 sayfa.