20 Temmuz 2018 Cuma

Foto: Onur Ercoşkun

Alp Hakan Güvenir

12 Eylül ve ardından geçen 30 küsür yıl boyunca örülen duvarların, çizilen sınırların birkaç günde aşıldığına tanıklık ettiğimiz; toplum ile siyaset alanı arasında bütün bu dönem boyunca açılan mesafenin günler hatta saatler içinde hızla kapandığını gözlemlediğimiz; ‘80 sonrası kuşağın ve apolitik yığınların siyaset zeminindeki tüm özneleri geride bırakan hız ve düzeyde, eski kuşakların algılamakta zorlandıkları bir zeminde nasıl politikleştiğini deneyimlediğimiz günleri yaşıyorduk beş yıl öncesinde. Tarihin inanılmaz bir hızla aktığı o kısacık zaman dilimi bu manada pek çok açıdan, geride bıraktığımız 30 küsür yıla eşdeğerdi.

Taksim Gezi Parkı’nda alazlanan hareket, özgürlük arayışındaki geniş yığınların aralarındaki duvarları bir anda yıkmış, toplumun farklı kesimlerini ortaklaştıran sahici bir mücadele zeminini bütün açıklığı ile ortaya çıkarmıştı. Bu özgürleştirici hareketin iki önemli dinamiği ve ekseni bulunuyordu. Birincisi, senelerdir baskılanmış ve kısıtlayıcı müdahalelerle korkutulmuş, sindirilmiş, geleceği ipotek altına alınmış, yatak odalarına kadar girilmiş geniş yığınların özgürlük arayışıydı. İkincisi, bu hareket esas olarak kapitalizmin yeni döneminde, bütün olarak doğanın ve kentlerdeki ortak yaşam alanlarının sermayeye yeniden değerlenme alanları olarak açılmasına ve sermayenin dolaysız biçimde ortak yaşam alanlarımızı işgal ederek genişlemesine dönük bir tepkiydi. Bu hareket, özgürlükçü ve aynı zamanda sermayenin yaşam alanlarına kasteden yönelimlerine karşı bir siyasetin, bu topraklarda da karşılığının bulunduğunu gösterirken, böylesi hareketleri emek-sermaye karşıtlığı ekseninde sermaye egemenliğine yönelik sahici bir itiraz olarak örgütleme sorununu da komünistlerin önündeki görevlerin başlıcaları arasına sokuverdi. Bu görevin üstesinden gelinebilmesinin bir yeni bakışı, bir yeniden örgütlenmeyi, yeni bir kuruluşu gerektirdiği açıktı. Çünkü ezberlerimiz bu hareketi anlamaya da sınıf siyasetimizin ve örgütlerimizin içerisinde konumlandırmaya da yetmiyordu.

Kendiliğindendi bu tepki. Üstelik bilindik, geleneksel manada örgütlülükten de yoksundu. Dahası, haber vermeden geldiler. Alışık olduğumuz, beklediğimiz biçimde, kentlerin varoşlarından yahut fabrikalarından da çıkmamışlardı sokaklara, meydanlara. Ancak buna karşın Haziran İsyanı, sermaye hareketine ve politikalarına karşı bu topraklarda yükselmiş en önemli ve sahici itirazlardan birisi olarak tarihteki, sınıf mücadelesindeki yerini aldı. Ve yine bu özelliklerinden ötürü, yerel değil evrensel karakter taşıyan bir hareketti Gezi. Kulağı özgürlük haykırışlarına en sağır, gözleri sokaktaki harekete en kapalı olanların bile kendisini görüp, duymalarını, konuşmalarını sağlayan bu hareketin, onu yaratan dinamikler ekseninde komünistler tarafından da görülmenin ötesinde anlaşılması ve hazmedilmesi gerekiyordu. Emek hareketinin, bu itirazı görmeden ve bu alana doğru genişleyip, siyasetini bu alanı da kapsayacak biçimde yeniden şekillendirmeden, ilerlemeyi bırakın mevzilerinde tutunabilme şansının bulunmadığını da en dolaysız haliyle anlatıyordu çünkü.

Haziran isyanı, emperyalizmin yeni döneminin erken gerçekliğinde dünyanın farklı coğrafyalarında şekillenmiş hareketler içerisinde yer almasından ötürü evrensel bir karakter taşıyordu. Bu sebeple, sadece karşı karşıya kaldığımız hareketin dinamiklerinin ve kendisini ifade ediş biçimlerinin değil, bu hareketin şekillendiği eskinin hükmünü yitirmediği ancak yeninin kendisini bütün ağırlığı ile hissettirmeye başladığı geçiş döneminin ve istikametinin de dünyayı değiştirme iddiasını taşıyan kızıl müfrezeler tarafından anlaşılması gerekiyordu.

1970’lerle başlayan 80’lerle birlikte egemen eğilimleri netleşerek tüm dünyayı etkisi altına alan emperyalist kapitalizmin bu yeni döneminde artı-değer sağlama, sermaye birikim süreçleri farklılaşıp zeminleri değişirken, eğitim sağlık ve kamu hizmetler alanı hızla sermayeye yeniden değerlenme alanları olarak açılarak bu alanlarda süratle piyasa ilişkileri kuruluyor, üretken sermayenin hareketi ulus devlet mekânına bağımlı olmaktan çıkıyor, küresel sermaye egemenliğinin ekonomik ve siyasal birimleri yeniden, yeni temellerde örgütleniyordu. Uluslararası kapitalizmin bu yeni dönemi aynı zamanda, emek süreçlerinin örgütlenmesindeki değişim, üretimin daha küçük ölçekte birimlerde örgütleniyor olması, hizmet sektörünün gelişimi, ölü emeğin ve bilginin üretim sürecindeki rolünün ve ağırlığının artması, istihdam politikalarındaki değişiklik, işsizliğin, yedek sanayi ordusu tanımının çok ötesine geçerek kalıcı bir olgu haline gelmesi gibi özelliklerle de önceki döneminden ayrılıyordu.

Dünya-tarihsel bir durumun oluşmasına yol açan kapitalizmin tarihindeki bu önemli dönemeç noktası, işçi sınıfının yapısını, sınıf mücadelesinin koşullarını değiştirirken işçi sınıfı bu yeni döneme, uluslararası ölçekte tarihsel ve politik çıkarlarına sahip çıkabileceği bilinç ve örgütlülükten yoksun olarak giriyordu.

Bu değişiklikler, işçi sınıfı açısından daha fazla çeşitlilik, üretim sürecinin örgütlenmeyi kolaylaştıran nesnel rolünün zayıflaması ve örgütsüzlüğün maddi temellerinin yaygınlaşması, sınıfın farklı kesimleri arasındaki mesafenin ve rekabetin derinleşmesi, öte yandan çalışan ve çalışmayanlarıyla bir bütün olarak işçi sınıfının toplumsal hacminin ve ağırlığının artması sonuçlarını beraberinde getiriyordu. İşçi sınıfının örgütlülüğün hızla erimesi ve sınıfın özellikle yeni dönemde ortaya çıkıp büyüyen geniş kesimlerinin geleneksel örgütlerin kapsayabileceği alanın dışarısında kalması ise yıkıcı siyasal sonuçlarının en fazla hissedileni oldu. Geleneksel sendikal örgütlülüklerin güç ve işlevlerinin bu alanda varolan öznel zaaflardan görece bağımsız, nesnel sebeplere bağlı olarak adım adım ortadan kalktığı, uzun bir dönem boyunca devrimci sınıf siyaseti zemininde benimsenen mücadele araç ve yöntemlerinin ayaklarımızın altından çeklip alındığı bir gerçeklik her geçen gün daha ağır bir şekilde kendisini hissettirdi, hissettirmeye de devam ediyor. Bu gerçeklik, sermaye egemenliği karşısındaki tüm toplumsal muhalefet hareketlerine önderlik edebilecek, sosyalizmin bir kurtuluş hareketi niteliğinde güncel ve toplumsal bir seçenek haline gelebilmesinin zemini ve koşulu olabilecek işçi sınıfının politik hareketinin, ezberimizdeki yaklaşımlar, müdahale biçimleri ve örgüt zeminleri üzerinden kendisini kurabilmesinin önündeki nesnel engeldir. Bu engelin aşılabilmesi, yeni bir bakışa, yeniden örgütlenmeye, yeni bir kuruluşa sıkı sıkıya bağlıdır.

Bu yeniden kuruluş meselesi, teknik ve daha güçlü bir örgütlenme, çoğalma, işçi sınıfı ve hareketi ile ilişkilenme veya kopan bağlarımızı tekrar kurma meselesi değildir. Elbet bu noktalarda çözülmesi gereken sorunlarımız bulunuyor. Fakat bu sorunların, temel sorunlarımızın artık yüzümüze çarpan sonuçları olduklarını ifade etmek gerekiyor.
Yaşamın önümüze çıkardığı gündemlere sırtımızı dönerek güncel siyasete ara vereceğimiz bir meşgale, kendimize özel gündemlerle inşa edilmiş bir yürüyüşe açılan kapı, kapalı devre bir atölye çalışması yahut steril bir kuruculuk faaliyeti de değildir yeniden kuruluş. Bu meseleyi, ideolojik, siyasal, örgütsel alanları kapsayan çok yönlü ve tüm boyutlarıyla, her aşamada politik işçi hareketinin yaratılması zemini ve uğraşında ete kemiğe bürünebilecek bir muhtevada ele almak gerekiyor. Ne yanndan bakarsak bakalım, önümüzde meşakkatli bir yol olduğunu görmek, bu yolda kolay yoldan şöhret olma düşlerinin hiç bir karşılığı olmadığını bilmek gerekiyor.

Bir asıra uzanan sürede birikmiş, kimi dönemlerde üzerlerine parmak basılmış teorik sorunlarımız var. Sovyet iktidarının ve bu manada muzaffer bir proleter devrimin yitirilmesinin ardından açığa çıkmış parti, devlet, iktidar, bürokrasi, işçi hareketi ve örgütleri alanlarında hem teorik hem siyasal hem de örgütsel sorular ve sorunlarımız var. Günümüz gerçekliğinde, sosyalizmin, somut ve güncel bir seçenek olarak yeniden üretilmesi ihtiyacı var. Dünyanın belki de hiçbir zaman olmadığı kadar sosyalizme ihtiyacının olduğu günümüz gerçekliğinde önümüzde birikmiş bunca sorunu, sokağa ve sokaktaki devrimci arayışlara sırt çevirmeden yahut tersinden yorucu bir hiperaktivite ile pusulasız ve haritasız bir şekilde güncel siyasetin peşinde koşturmadan, öncelikler temelinde ve yeniden kuruluş hedefine bağlı çözmeye çalışmamız gerekiyor.

Bu yola teori, siyaset, örgüt alanlarında işaret edilen sorunların bu sorunları tespit eden ve çözmeye çalışan bir grubun sorunları değil, esasen kapitalizmi tarihin çöplüğüne gömecek gerçek hareketin sorunları olduğunu bilerek çıkmak gerekiyor. Bu sorunların çözüm zemininin de, işçi sınıfının kendisini siyasetin öznesi olarak örgütleyebileceği zemin olduğunu bilmek gerekiyor. Dolayısıyla, örgütlü siyasal faaliyetin teorik, pratik ve örgütsel yönelimlerini küçük kızıl müfrezemizin kendisini kurarak siyasetin asli aktörlerinden birisi haline gelebilmesi hedefine değil, bu gerçek hareketin ihtiyaçlarının giderilebilmesi hedefine bağlamak, politik işçi hareketinin yaratılması zemini ve uğraşı içerisinde ete kemiğe büründürmek son derece önemli çözücü yaklaşım olacaktır. Siyasal örgüt ve politik işçi hareketi ilişkisini, mayalanma ve kuruluş süreçlerinden başlayarak iç içe ve sürekli bir etkileşim halinde; her defasında, örgütün siyasetin somut ve gerçek ihtiyaçlarına tabi kılınarak yeniden kurulduğu, elle tutulur, gözle görülür somut bir ilişki olarak anlamak ve yaşama geçirmek gerekiyor.

Bugün faaliyetimize yön vermesi gereken sorunlar ve ihtiyaçlar kapitalizmi tarihin çöplüğüne gömecek gerçek hareketin sorunları ve ihtiyaçları olsa da bu yolda ilk elden katkı koyacak güçlerin esas olarak bu sorunların ve ihtiyaçların farkında olan güçler olacağını bilmemiz gerekiyor. Ancak, bu sorunların çözümünü ve ihtiyaçlara yanıt verilmesini mümkün kılacak güçlerin, onları tarif eden bir grubun varlığı ve etki alanı ile sınırlı olmadığını akıldan çıkartmamak son derece önemli. Bundan dolayıdır ki sorun ve ihtiyaçları tarif edenler adımlarını, sürecin olası muhataplarını harekete geçirip bu muhataplarla eylemli yürüyüş içerisinde ortaklaşabilecekleri bir muhtevada ve zeminde somutlama görevi ile yüz yüzeler aynı zamanda. Yeniden kuruluş, bu sebepten ötürü de mutlak surette dışa dönük bir bakışla üstesinden gelinebilecek bir görevdir.

Önümüze koyduğumuz partinin örgütlenmesi hedefine yürürken, sözümüzü böylesi bir bütünsellik ve kapsayıcılıkla kurmalı ancak ruhumuzu sadece söyleyerek değil, aynı zamanda bu yolda eyleyerek kurtarabileceğimizi, bir an olsun akıllarımızdan çıkartmamalıyız. Bu bilinçle atacağımız somut adımlar bizi menzile yaklaştırmakla kalmayıp, kurtulmayı bekleyen ruhlara yapacağımız en anlamlı eleştiri, vereceğimiz en manalı yanıt olacaktır.