17 Haziran 2019 Pazartesi

Dilan Ayyıldız

Günümüzdeki yaygın bakış açılarından birisi; bilimin tarafsızlığı, nesnelliği ve objektif insanı temsil ettiğini kabul etmek olsa gerek. Kullandığınız herhangi bir argümanı bilimsel temellere dayandırarak açıkladığınızda en kabul edilemez düşünceler bile insan zihninde ve toplum nezdinde onaylanabilir temsiller olarak var olabiliyor.

Peki bilimin 'mutlak olan, her şeyin özü olan gerçeğe en objektif gözlerle ulaşma' varsayımı, toplumun tepkilerini, düşünce ve duygularını kontrol etmek isteyen burjuva ideologları tarafından bir denetim mekanizması olarak kullanılıyor olabilir mi? Irkçılık, cinsiyetçilik, sınıf eşitsizlikleri bilimin güvenilir kanatları altında toplumun kaderi olarak gösterilmeye çalışılıyor olabilir mi? İşte 'Genlerimizden İbaret Değiliz' bu sorular etrafında yayımlandığı 1984 yılından bu yana burjuvazinin bilimine meydan okuyor.

KİTABIN YAZARLARI VE AMACI

Yazar olarak üç isim karşımıza çıkmakta; evrim genetiği uzmanı Richard C. Lewontin, nörobiyolog Steven Rose ve psikolog Leon J. Kamin. Bu üç biliminsanı kitabın önsöz ve teşekkür kısmında kendilerini ve çalışmalarının amacını, adil bir dünya arayışlarını şu şekilde tariflendiriyor:

"... son on beş yılda biyolojik determinist yazında meydana gelen artışı ve biyolojik determinizmin, Batı toplumlarındaki sınıflar, toplumsal cinsiyetler ve ırklar arasındaki statü, zenginlik ve güç eşitsizliklerinin nedenlerini indirgemeci bir insan doğası teorisi temelinde tespit edileceğine dair büyük büyük iddialarını kaygıyla izliyoruz. Üçümüz de bu on beş yılın önemli bir bölümünde, determinist ideolojinin görünür olduğu baskı biçimlerine karşı araştırma, yazma, konuşma ve eğitim çalışmalarında bulunduk, açıkçası siyasi faaliyetler içinde olduk. Toplumsal olarak daha adil -sosyalist- bir toplum yaratma umudumuzu koruduk. Eleştirel bilimin böyle bir toplum yaratma mücadelesinin önemli bir parçası olduğuna inanıyoruz. Öte yandan, bugün çoğu bilimin toplumsal işlevinin; egemen sınıfın, toplumsal cinsiyetin ve ırk çıkarlarını korumaya çalışmak ve daha adil bir toplum yaratılmasını engellemek olduğuna inanıyoruz. Yine de, eleştirel ve özgürleştirici bir bilimin mümkün olduğuna dair inancımız, hepimizin ayrı ayrı, farklı yollarla ve derecelerde 1970-80'ler boyunca Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'de radikal bilim hareketi adıyla anılan gelişmelere dahil olmamıza yol açtı."

İNSANLIK TARİHİ BİYOLOJİYE VE GENETİĞE İNDİRGENEBİLİR Mİ?

İnsan davranışlarını ve bu davranışların altında yatan nedenleri biyolojik birtakım yasalara dayandırarak açıklamaya çalışmak, insanın doğasının değişmezliğini ispatlamak, yeni ortaya çıkmış bir gaye değil. 17. yüzyıl filozofu Hobbes'ten bu yana insanın rekabetçi doğasına ve bencilliğine olan inanca büyük bir sadakatle bağlı kalınmakta. Liberal ideolojinin doğuşu ve gelişmesi de bu felsefeyi temeline oturtarak ilerlemekteydi. Fakat egemen ideoloji bu düşünceyi toplumda meşru kılmak için kendi araçlarını ve argümanlarını oluşturmak zorundaydı. Bunun içinse en güçlü kaynak bilimin verilerinin insanlarda yarattığı muazzam güven duygusuydu.

Beyin ve genler üzerine yapılan çalışmalar, virgülüne kadar hesaplanan istatistiksel veriler ve bu çalışmaların popüler bilim dergilerinde yayımlanması bu güvenilirliği haddinden fazla katmerleyen kaynaklar olarak işlev gördü. Geliştirilen zeka ölçekleriyle, tek yumurta ikizleri ve evlat edinilen çocuklar üzerinde yapılan sahte ya da çarpıtılmış çalışmalarla toplumsal eşitsizlik meşrulaştırıldı.

Tüm bunların altında yatan parola ise:

"Bir şey doğru ise insan buna karşı koymamalıdır; hele bir şey kaçınılmaz ise bu karşı koyuş asla başarılı olamayacaktır." (syf. 92)

Sınıfsal eşitsizlikleri, ataerkiyi, ırkçılığı kısacası toplumsal düzeni genlerimizdeki farklılıklara dayandırarak açıklamak bizi yaşadığımız toplumun amasız fakatsız en ideal, olabilecek en iyi toplumsal düzen fikriyatına götürüyordu çünkü genin bize söyledikleri sorgulanamazdı; biyolojimiz özellikle de evrimsel biyolojimiz bize sorgulanamaz kanıtlar sunuyordu. Amaç kaderini sorgulamayan toplumsal bir kimlik yaratmak, toplumsal düzen için tehlike arz edenleri ise meczuplaştırıp dinamik olan her şeyi durağan, stabil hale getirmekti çünkü insan doğası bize bunu anlatıyordu.

Yoksullar kaderine boyun eğmeliydi çünkü yoksulluklarının nedeni sunulan yaşam standartları değil genlerindeki birtakım bozukluklarıydı, yaşam standartları yükselse dahi toplumun nitelikli insanları olamazlardı çünkü yoksul insanın yapılan çalışmalar sonucunda suça, barbarlığa meyilli yapısı ortaya çıkarılmıştı. Suç oranlarının yoksul insanlar arasında yaygın olması kişinin sapkın ve suça yatkın genlerinden, bireyin kendi kusurlu doğasından kaynaklanmaktaydı. Bu nedenle bu insanlar asil kanı taşıyan üst sınıflarla asla eşit olamayacaklardı.

Kitap bu konuyu edebiyata olan bir yansımasıyla, hemen hemene hepimizin çocukluğunda okuduğu Dickens'in kitabı Oliver Twist ile örneklendirir:

"Londra'ya giderken tanışan Oliver Twist ile 'usta yankesici' Jack Dawkins arasındaki fiziksel ve zihinsel zıtlık oldukça dikkat çekicidir. Yankesici; 'kalkık burunlu, düz suratlı, alelade yüzlü, çarpık denecek kadar yamuk bacaklı ve küçük delici gözlerinde hain bakışları olan bir çocuk'tur. Böyle bir tipten beklendiği üzere konuşması da mükemmel değildir.

...

Londralı lümpen proleterler arasındaki en adi suçlulardan başka bir arkadaşı olmayan, kimsesiz, eğitimsiz on yaşındaki bir sokak çocuğundan daha fazlasını bekleyemeyiz. Ya da bekleyebilir miyiz? Öte yandan Oliver'ın tavırları kibar, konuşması ise mükemmeldir.

...

Oliver 'zayıf, solgun bir çocuk' tur ama 'sağlam bir yüreği' vardır. Üstelik 19. yüzyıl İngiliz kurumlarının en kötüsünde, yani kilisenin yoksullar evinde doğmuş, anne sevgisinden mahrum ve eğitimsiz büyümüştür. Hayatının ilk dokuz yılını 'yoksulluk yasalarını delen yirmi otuz kadar çocuk suçluyla birlikte, bol yemek ve çok kıyafet zahmeti(!) çekmeden geçirmiştir.' Peki ama Oliver, narin yapısını tamamlayan bu duyarlı ruhunu ve mükemmel İngillizcesinin, bütün o üstüpü toplama işi arasında ne vakit edinmiştir? Romanı sürükleyip götüren asıl gizemin de anahtarı olan cevap; yediği yulaf lapası olsa da damarlarında dolaşan kanın üst - orta sınıf kanı olmasıdır. Oliver'ın babası toplumda iyi bir yere sahip varlıklı bir ailenin oğlu, annesi ise bir deniz subayının kızıdır. Onun hayatı, kalıtımın yetiştirilme tarzı üzerimdeki gücünün kesin bir kanıtıdır. Oliver Twist, doğduğu andan itibaren yetimhanede yetiştirilse de bir çocuğun karakterinin biyolojik ailesine benzeyeceğini iddia eden günümüzün evlatlık çalışmalarının 19. yüzyıl versiyonu gibidir. Görünüşe göre, belirleyici olan kandır." (syf. 37)

Kadın ve erkek arasındaki savaşın sonucu avcı - toplayıcı toplumla birlikte belirlenmişti çünkü evrimsel psikoloji çalışmalar göstermekteydi ki erkekler kadınlardan daha mantıklı, bilişsel yetenekleri üstün olarak evrilmişti. Erkeğin avcılık yetenekleri, kadının bebek bakımını üstlenmesi erkeği kadın karşısında güçlü kılmıştı, kadın edilgen bir varlık olarak evrimleşmiş ve bu güç eşitsizliği ne kadar direnç gösterilirse gösterilsin ortadan kaldırılamazdı çünkü sadece evrim değil hormonlarımız da buna izin vermeyecekti. Erkeklik hormonu erkeği saldırgan bir varlık yaparken kadınlık hormonu ise kadını duygusal bir varlık haline getirmişti. Erkeğin kadına uyguladığı şiddetin altında yatan değiştirilemez sebep buydu. Kadının başkaldırısı tüm bunlardan ötürü anlamsızdır.

Diğer bir popüler çalışma ise karıncalar, arılar üzerinde etologların yaptığı, karıncalarda da kölelik sisteminin olduğu, arılar içerisinde bir hiyerarşinin bulunduğu gibi çalışmalardır. Bu çalışmalar sonucunda kölelik, sınıf farklılıkları gibi kavramların aslında doğamıza içkin, doğanın ayrılmaz parçaları olduğu kanısına ulaşmak olmuştur.

Biyolojik determinizmin bu gibi argümanlarıyla karşılaşan hemen hemen herkes ortaya koyulan iddiaların büyüsüne kolaylıkla kapılır. Kanıtlar oldukça gerçekçidir, gen çalışmaları ve genetik farklılıklar, hormonlarımız, beyin yapımız gerçekten de 'insan doğası' olarak nitelendirdiğimiz kavramı açıklıyor olmalıdır. Fakat bu üç bilim insanı yaptıkları çalışmalar ve literatür taramalarıyla 'bilimsel gerçek' adı altında bize sunulanın çarpıtılmış çalışmalar olduğunu, biyoloji ve evrimin kendi temellerinden uzaklaşılarak yapılmış yorumları olduğunu gözler önüne seriyor.

Biyolojik determinizm karşısında en popüler olan anlayış olarak ise kültürel determinizmin çıktğını görüyoruz. Kültürel determinizm ise tam tersine bilimin tamamen toplumun normlarını korumak için işlev gördüğünü, bireyin biyolojinin ve genlerin değil, içinde bulunduğu bağlamın ve kültürün ürünü olduğunu savunur. İnsanı edilgen ve etki eden değil sadece etkilenen bir varlık olarak nitelendiren bu anlayış da bizi indirgemeciliğin tehlikeli sularına doğru itmektedir.

Kitap "yaşamınız kaderinizdir, isteseniz de değiştiremezsiniz; özgürlük bir illüzyondur çünkü evrim açısından faydalıdır" ya da "insan tamamen içinde bulunduğu çevrenin ürünüdür" anlayışına "özgür irade, insanın çevre ile birlikteliği ve iç içeliği" gibi çevre ve insan arasındaki diyalektik ilişkiye vurgu yaparak başkaldırıyor. Dünya üzerindeki tüm eşitsizlikleri meşrulaştırmak isteyen biyolojik determinizm karşısında insanın ve çevrenin diyalektik ilişkisine vurgu yapan bu kitap, zaman zaman biyolojik determinizmin hülyalı çalışmalarını farkında olmadan içselleştirdiğimizi bize hissettirerek bilimsel çalışmalara daha titiz bir yaklaşım sunmamız gerektiğini hatırlatıyor.

Son cümlelerimiz olarak kitabın önerdiği alternatif dünya görüşünü özetleyen şu alıntıya yer verelim:

"Biyolojik determinizm ile kültürel determinizm arasındaki bu karşıtlık, 19. yüzyılın ilk yıllarından itibaren biyolojinin, psikolojinin ve sosyolojinin başına bela olan genetik mi, yetiştirilme mi tartışmasının dışavurumu. Genetik, insanlar arasındaki benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkışında belirleyici bir rol oynayabilir de, oynamayabilir de... Ve eğer oynamıyorsa elimizde yetiştirilmeden başka ne kalır? Biz işte bu ikiliği reddediyoruz. İddiamız ise şu; sonradan toplumsal şartlar ile değiştirilemeyecek ve şekillenemeyecek bir şekilde genlerimize yerleşmiş önemli bir toplumsal insan davranışı yoktur. Yemek yemek, uyumak, sevişmek gibi biyolojik fonksiyonlar bile bilinç kontrolü ve toplumsal şartlarla büyük oranda değişmektedir. İnsanlardaki cinsel dürtüler yaşam içinde meydana gelen birtakım olaylar neticesinde yok edilebilir, dönüştürülebilir veya arttırılabilir. Ancak aynı zamanda insanların birer tabula rasa olarak doğduklarını reddediyoruz çünkü bunun böyle olmadığı ve bireylerin toplumsal koşulların bir yansıması olduğu açıktır. Aksi olsaydı, toplumsal evrim diye bir şey olmazdı." (syf.353)

KÜNYE: Genlerimizden İbaret Değiliz (Biyoloji, İdeoloji ve İnsan Doğası), Richard C. Lewontin, Steven Rose, Leon J. Kamin , Çeviri: Gülden Kurt Sevinç, Başak Ergil, Neşe Yıldırım, Demet Marti Şeftalicioğlu, Yordam Kitap, Ağustos 2018, sayfa 384