22 Haziran 2018 Cuma

Yazar: Peter Schwarz

Çeviri: Özer Erdin

ABD Başkanı Donald Trump’ın İran ile yapılmış olan nükleer anlaşmanın tek taraflı feshedildiğini bildirmesinden sonra ABD ile Avrupa arasındaki ilişkiler siyasi açıdan en düşük seviyede seyrediyor. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın geçtiğimiz çarşamba günü resmi bir ziyaret amacıyla Washington’a gitmiş olması tüm tartışmalı sorunları gün yüzüne çıkardı. Maas yapmış olduğu görüşmelerde Amerikalı mevkidaşı Mike Pompeo, güvenlik danışmanı John Bolton ve birçok kongre senatörü ile buluştu; ancak İran sorununda herhangi bir yakınlaşma sağlamayı başaramadı. Ayrıca Maas ABD ziyaretinden önce Almanya gibi nükleer anlaşmanın korunmasından yana olan İngiltere’nin ve Fransa’nın yüksek mevkili diplomatları ile de telefon görüşmesi yaparak anlaşma hakkında hemfikir olduklarını bir kez daha beyan etti.
Resmi ziyaretten hemen sonra Maas; “Bizler büsbütün iki farklı yoldan gitmekteyiz.” dedi ve ABD Dışişleri Bakanı’nı haziran başında İngiltere, Almanya ve Fransa’nın da katılacakları bir çeşit kriz zirvesi düzenlemek için en azından ikna etti. İran sorununda daha sert bir politika izleyen Bolton ile yapmış olduğu görüşme ise daha soğuk bir atmosferde gerçekleşti. Maas, Trump’ın yeni güvenlik danışmanı olan John Bolton ile düzenlediği basın toplantısında Bolton’a mesafeli bir biçimde “Bay Bolton” diye hitap ederek, iki ülke arasında yaşanan anlaşmazlığın açıkça tartışılacağını vurguladı ve görüşme esnasında İran sorununa ilişkin olarak Almanya’nın ve Avrupa’nın alacağı pozisyonu son derece net olarak dile getirdiğini belirtti. Gerçi Maas Almanya’nın transatlantik ilişkilerinde kalıcı bir hasarın ortaya çıkmasından yana olmadığını söyledi; fakat bu mutabakata varılması güç olan görüşler nedeniyle boş bir diplomatik sözden öteye elbette geçemeyecek.
Öte yandan Pompeo pazartesi günü sağcı muhafazakâr örgüt Heritage Foundation’na hitaben yaptığı bir konuşma esnasında İran’a tarihin gördüğü en sert yaptırımları uygulayacaklarını söyledi ve hatta İran’ı savaş ile tehdit etti. Pompeo ayrıca, Amerikan firmalarının aksine İran ile iyi ticari ilişkileri olan Avrupalı firmaların da bu yaptırımlara uymaları için mecbur kılınacaklarını sözlerine ekledi. Bilindiği üzere Almanya, Fransa ve İngiltere İran ile yapılmış olan nükleer anlaşmayı, kârlı bir pazarı kaybetmek istemedikleri için korumak istiyorlar. Aslına bakılırsa bu üçlü de İran’ın baskı altına alınması gerektiğini deklare etti; fakat bu ülkeler aynı zamanda ani çıkacak bir savaşın tüm bölgeyi destabilize edeceğinden, yeni mülteci hareketlerini doğuracağından ve enerji giderlerini tırmandıracağından da korkuyorlar.
Diğer yandan ABD ve Avrupa arasındaki ikinci büyük sorun ABD’nin gümrük vergilerini yükseltmek istemesi. Başkan Trump, 1 Haziran gününe kadar çelik ve alüminyum ürünlerine getirilecek ek gümrük vergilerinin AB ülkelerini de kapsayıp, kapsamayacağına karar verecek. Uzmanların büyük bir çoğunluğu kararın AB’nin aleyhine verileceği görüşünde. Bu nedenle Maas ticari ilişkilerde yaşanan anlaşmazlıklar hakkında Almanya’nın ve Avrupa’nın ABD’nin seçtiği yola ilişkin olarak zerre kadar mutabık olmadıklarını görüşmeler esnasında açıkça vurguladığını belirtti. Ancak Alman Dışişleri Bakanı henüz ülkesine geri dönüş yolundayken, kendisine Beyaz Saray’dan ikinci bir kötü haber geldi. Söz konusu habere göre Trump, Amerikan Ticaret Bakanı’na resmi bir talimat vererek otomobil, ağır vasıta ve otomobil parçalarında uygulanan gümrük vergilerinin incelenmesini istedi. Şu an için gümrük vergileri hakkında üzerinde durulan miktar yüzde 25’e kadar varan bir orana tekabül ediyor ve bu tür bir uygulama her şeyden önce büyük Alman otomobil üreticisi firmalarını etkileyecek. Bu otomobil üreticileri için ABD, Çin’den sonra ikinci büyük pazar olma özelliğini taşıyor; çünkü bu firmalar geçen yıl ABD’ye yarım milyon kadar otomobil sattılar.
Öte yandan transatlantik ilişkilerde de büyümekte olan çıkar çatışmaları uzun bir zamandan beri mevcut. Başka bir deyişle Trump’ın “Önce Amerika!” politikası neden değil, tam aksine uzun ve objektif bir sürecin sonucudur. Üretimin küresel entegrasyonu, dünya çapında faaliyette olan devasa firmaların ve bankaların egemenliği geçtiğimiz yüzyılda iki dünya savaşı çıkartmış olan emperyalist güçlerin arasında hammadde, pazar ve nüfus alanları gibi konularda yaşanan çıkar çatışmalarını son derece derinleştirdi.
ABD uzun bir zamandan beri küresel gücünü koruyabilmek için askeri güce başvurmaktan çekinmeyerek tam çeyrek yüzyıldır kesintisiz bir biçimde savaş halinde yer alıyor. Avrupa’nın kökleri eskiye dayanan büyük güçleri ise buna kendi ordularını daha da fazla silahlandırmak ve büyük devlet politikası uygulamak suretiyle yanıt veriyorlar. Aslında şimdilerde anlaşmazlık yaşadıkları ABD’nin geçmişte birçok savaş harekâtını desteklemiş oldukları da unutulmamalıdır. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Rejimi’nin neden olduğu savaş suçlarından ötürü savaş sonrasında ılımlı bir pozisyona itilmiş olan Almanya ise dört yıl önce “askeri saldırmazlık sürecinin sonu” başlıklı bir politikanın deklarasyonunu paylaşarak sistematik olarak silahlanmaya yöneldi.
Buna ilaveten ABD ile yaşanmakta olan çatışmanın şiddetinin artıyor olması Almanya’da başta liberal orta sınıfı cezbeden emperyalistçe bir coşkunun açığa çıkmasına yol açtı. Sol Parti (Die Linke) Alman hükümetini Washington’a karşı aldığı tutumda ikiyüzlülükle suçlarken, bir zamanlar pasifist olan Alman Yeşilleri henüz yirmi yıl önce Kosova Savaşı’nın başlangıcı ile beraber Alman Militarizmi’ni savunan öncü partilerden biri haline geldi.
Ayrıca şimdiye kadar Amerikan yanlısı olan bazı ileri gelen Alman politikacıları ve gazetecileri de şu sıralar bağımsız bir Alman ve Avrupa büyük güç politikasının geliştirilmesi için çağrı yapmaktadırlar. Geçenlerde Alman ‘Die Zeit’ gazetesine ‘Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’ direktörü sıfatıyla konuk yazar olarak makale yazan ve kendisini kararlı bir transatlantikçi olarak tanımlayan Mark Leonard’a göre; şimdiye dek çekimser davranan Berlin, Avrupa’nın yeni bir büyük güçlü devletler yarışına iştirak edip, etmeyeceğine ve yeni bir büyük küresel iktidar politikasında Avrupa'nın tamamen bağımsız bir politika üretip, üretemeyeceğine karar veriyor. “Avrupa’nın mevcut güçlerin oyun topu olmasını engellemeliyiz.” şeklinde bir fikir ileri süren Leonard, Almanya’nın asıl güç faktörleri ile artık sadece ‘soft power’ politikası veya diyalog zemininde buluşamayacağını belirterek, Avrupa’nın ABD tarafından sözünün dinlenmesi için Amerika’ya karşı pozisyon almanın tek çıkar yol olduğunu da ifade etti.
Eski Dışişleri Bakanı sosyal demokrat Sigmar Gabriel ise yine bir Alman gazetesi olan Tagesspiegel’e yazdığı bir yazıda Trump’ı ABD’nin şimdiye kadar inşa etmiş olduğu her şeyi yıkmakla suçladı. Gabriel ayrıca, yeni dünya düzenin alacağı şeklin henüz belirsiz olduğuna değinerek, Avrupa’nın ve Almanya’nın diğer güçlerin nasıl geliştiklerini seyretmek yerine kendi tasavvurlarını öne çıkarmalarının gerektiğini vurguladı. Almanya’nın uluslararası alandaki nüfusunu artırabilmesi için dış politik kaynaklarını da güçlendirmesinin gerekliliğinin altını çizen Gabriel, dış politik harcamalara askeri harcamaların da dâhil olduğunu ekleyerek, devlet bütçesinden askeri giderler için ayrılan payın yüzde yirmiye yükseltilmesinin önemli olduğunu savundu. Yine Gabriel, böyle bir misyonu hayata geçirmekte Almanya’nın tek başına çok küçük olduğunu söyledi ve Almanya’nın yeni dünya düzeninin şekillenmesine sunacağı katkıda uluslararası belirleyici güç olarak Avrupa’nın güçlendirilmesine ağırlık vermesini vurguladı. Eski Dışişleri Bakanı Gabriel yazısının sonuç kısmına ayrıca şunları ekledi: “ABD’nin ve diğer güçlerin oyun topu olmak istemiyorsak, Avrupa içinde ekonomik, gelişim politikası, güvenlik politikası ve askeri alanda güç birliği yapmak zorundayız.”
Jakop Augstein’ın Spiegel-Online’a yazdığı makalede ise Anti Amerikancılık suretiyle Almanya’da nasıl absürt bir büyük güç olma politikasının filizlenmekte olduğu anlaşılıyor. Daima varlıklı ve liberal küçük Alman Burjuvası’nın sesi olan Augstein, Donald Trump’ın izlediği politikanın katıksız bir Amerikan Emperyalizmi olduğunu büyük öfke duyarak belirtiyor. Augstein yazısına şöyle devam ediyor: “Almanların görevi Amerikan Emperyalizmi’ne karşı durmaktır. Şansölye Merkel okul günlerini hatırlamalı ve antiemperyalizme karşı mücadele etmelidir.”
Bize göre Alman Emperyalizmi Amerikan Emperyalizmi’nden daha iyi bir şey değildir. Bunu tarih de gösterdi. Henüz Weimar Cumhuriyeti’nde (1918-1933) Almanya’nın I. Dünya Savaşı sonrasında ABD ve diğer galip devletler tarafından köleleştirilmek istendiğine dair yapılmış olan propaganda orta sınıfı Alman militarizmine yönlendirmeye yaramıştır. Sonuç Hitler ve onun canavarca ordusu olmuştur.
Yükselmekte olan savaş tehlikesine karşı yalnızca tek bir yol vardır; İşçi sınıfı sosyalist bir programı temel alarak savaşa ve onun yaratıcısı olan kapitalizme karşı harekete geçmelidir. Trump’a karşı verilecek mücadelede seçilecek olan müttefikler Merkel, Macron veya Alman Ordusu değildir. İttifak Amerikan ve enternasyonal işçi sınıfının içinde saklıdır.

Makalenin orijinali için: https://www.wsws.org/de/articles/2018/05/25/maas-m25.html