17 Ocak 2019 Perşembe

Okan Karataş

Andrew Bennett ve Nicholas Royle’un “Edebiyat, Eleştiri ve Kurama Giriş” kitabı, Ayrıntı Yayınları’ndan Deniz Tekin çevirisiyle geçtiğimiz aylarda yayımlandı. Kitabın önsözünde ‘Edebiyat kuramı; edebiyat ve eleştiri okumanın zorunlu bir parçasıdır. Fakat kuram bilhassa “izm” biçimini aldığı zaman sık sık göz korkutucu, dürüst olmak gerekirse de sıkıcı olabiliyor.’ sözlerine rastlıyoruz. Ve bu sözlerin doğrultusunda kitabın en dikkat çekici yönünün bu olduğunu söyleyebiliriz. Hem kullandığı dil hem de kitabın formatı açısından yukarıda söylenenlere sadık kalan bu kitap, “izm”lerin kendisine odaklanmak yerine, edebiyatın kuramsal açıdan genel ve özel diyebileceğimiz kimi sorunlarıyla hemhal oluyor. “Yazar”, “anlatı”, “karakter” gibi edebiyatın yapısına özgü kategorilerin yanında; “eko”, “cinsel farklılık”, “mutant” gibi daha spesifik başlıklar da kitabın içinde yer alıyor. Bizse kitabı tanıtırken edebiyat açısından daha genel diyebileceğimiz başlıklar üzerinde durduk ve bu başlıklara dair tartışmaları açmaya çalıştık.

“Başlangıçlar kehanette bulunur, gelecekte olanların birer vaadi gibidirler”

Bir edebi metne bakarken ilk önce başlangıca dikkatimizi veririz çünkü ilk cümle veya cümleler bize okuduğumuz metin hakkında ön bilgi verir. Elimize aldığımız metni daha cezbedici kılar ya da beklentilerimizi daha geriye çeker. Fakat daha önemlisi belki metnin sonlanışına dair bir fikri, belki de metnin ruhuna veya manasına dair genel bir havayı okura sezdirir. Bu nedenle aslında başlangıç, gidişatla ilgili ufak bir “spoiler” niteliği taşır, kendinden sonra gelenleri kendisine bağlar. Okur, metni bitirdiğinde ise başlangıç; artık bir bütünün parçası haline gelir ve en başta oluşan sis perdesi ortadan kalkar. İlk değerlendirildiğindeki anlamın ötesine geçerek daha gelişkin bir hüviyet kazanır.

Edebiyata dair yapılmış hiçbir başlangıç tek başına anlamlı değildir. Her metin kendinden önceki birikimin bir parçasıdır aynı zamanda. Dolayısıyla bir metni okurken nereden değerlendirmeye başlayacağımız da epey tartışmalıdır:

“Kendinden önce gelen metinlerle bazı açılardan bağlantısı olmayan şiir, roman ya da oyun gerçek hiçbir dil ile uzaktan yakından alakası olmayan, sıfırdan yeni bir dil keşfetmek gibidir.”(sayfa 20)

Herhangi bir edebi metnin yeni olması, belirli bir kopuşun gerçekleştiğini bize anlatır. Ancak bu durum bize, ondan önce birikmiş bütün bir mirastan kopulduğu anlamını vermez. “Yeni” aynı anda kendinden önceki birikimin bir parçası ve onun taşıyıcısıdır. Roland Barthes’e göre de her metin, “geçmiş alıntıların yeni bir dokusudur”. Eğer böyle değerlendirecek olursak yeniliği taşıyan edebi metin, biraz eskidir veya gelenekseldir. Bu nedenle de “yeni” olan edebi yapıt, ulaşılamaz bir yerde oturan tanrı değildir. Bir nevi insanlık tarihinin içinden damıtılır ve ortaya çıktığı bağlama tanıklık eder. Böyle bakıldığında bir edebi yapıtın kiminle, nasıl ve nerede başladığı bazı açılardan belirsizdir. Kendinden önceki düşüncelerle, metinlerle ve yazarlarla bağlantı içindedir. Fakat bazı açılardansa oldukça sarihtir. Yazarda, metinde ve okurda başlar.

“Yazar namevcut bir varlıktır, hem oradadır hem orada değildir”

Bir kitabı elimize aldığımızda, ilk olarak kitabın yazarına ve ismine bakarız. En başta ilgimizi çekseler de kitabı okumaya başladıktan sonra ilgi odağımız metin haline gelir. Yalnızca metinle baş başa kalırız. Lakin bir yandan da metnin yazarını düşünmeden edemeyiz ve eğer bir edebi metinle özdeşlik kurmaya başladıysak aynı zamanda yazarla da özdeşlik kurmaya başlarız. Çünkü yazılanların bizim düşüncelerimizle “aynıymışçasına” yazıldığını düşünürüz. Fakat aslında okur olarak, bir yazarın ne düşündüğünü bilmemiz mümkün değildir. Biz, kendi deneyimlerimizden yola çıkarak mevcut düşünsel birikimimizle metinle ilişkileniriz ve yazarın da bize benzer deneyimler yaşamış olduğunu düşünürüz. Dolayısıyla ‘…yazar aslında tam olarak “gerçek” bir yazar değildir; daha ziyade sizin kişisel yansımanız, yazar hakkında sizin fikrinizdir.’ (sayfa 38)

Yazar, sadece metnin yaratıcısı olsa da okurun devreye girmesiyle yazar da başkalaşır. Okurun dünyasında “yazar” mevcuttur ve bu yazar “gerçek” değildir. Okurun yazara yansıttıklarıdır. Metnin içinde ise yazarı aramak nafile bir uğraşı olarak görülebilir. Çünkü metne baktığımızda yazarın hayatını okumayız. Metnin kurguya ait olduğunu biliriz. Bu nedenle yazar, metni meydana getirdikten sonra bizim görüş alanımızın dışına düşer. Bu bakımdan tıpkı tanrı gibidir yazar. Metinle okurun arasına girmez. Okurlar ise metnin içinde tanrısını ararlar.

“Karakterler edebiyatın yaşamıdır: Merakımızın ve beğenimizin, şefkatimizin ve nefretimizin, hayranlığımızın ve kızgınlığımızın nesneleridir.”

Büyük karakterler, büyük hikâyelerin içinde şekillenir ya da bir diğer deyişle büyük hikâyeler yüzeysel karakterlerle anlatılmaz. Doğal olarak karakterler, bütün edebi metinler için en mühim yapı unsurlarından biri olmuştur. Yazarlar, iyi karakterler yaratmadan iyi hikâye anlatamayacaklarının farkında olmuşlardır. Bu yüzden iyi bir karakterin hangi özelliklere sahip olması gerektiği üzerine kafa yormuşlardır ve özellikle realist yazarlar(19.yy), karakterlerin “gerçek hayattanmış gibi” olmasına dikkat etmişlerdir. Realistler açısından karakterin gelişkinliği, onun gerçeğe yakınlığıyla ilgili hale gelince, “realist karakter”i tanımlamaya çalışmışlardır.

‘… ilk gereklilik mantıklı bir isme sahip olması ve sözde “gerçek hayattaki” insanların söyleyeceği ve yapacağı türden şeyleri söylemesi ve yapmasıdır. İkinci gereklilik ise belirli bir karmaşıklıktır. Bu karmaşıklık olmadan bir karakter sadece “tek boyutlu”, mukavva gibi… görünür. (…) Üçüncü olarak, bu gerilimler, çelişkiler, çeşitlilikler tek bir kimlikte kaynaşmalıdır. Böylelikle “gerçek hayattanmış gibi” olma durumu, aynı anda hem çeşitliliği hem de birliği bir araya getirir.’ (sayfa 90)

Bu gerekliliklerden yola çıkarak diyebiliriz ki “realist karakterizasyon” gerçek bir kişinin yaşamını kopyalar, gerçekliğe en uygun kişilik özelliklerini kurgulamaya çalışır. Ama haklı bir itiraz peşi sıra gelir. Gerçek bir kişinin yaşamını nasıl bilebiliriz? Bilemediğimiz bir yaşamın gerçekliğe uygunluğunu nasıl ölçebiliriz? Aslında bir yazar başka bir insanın hayatını yansıtmaya çalışsa da o kişinin gerçekliğini anlatma imkânı yoktur. Yazar daha çok kendi deneyimlerinden, bakış açısından yola çıkarak ele aldığı kişiye kendi fikirlerini yansıtır. Aynı, bizim kendi düşüncelerimizi yazarlara yansıttığımız gibi… Fakat diyelim ki yazar oto biyografik bir roman kaleme aldı. Bu sefer “gerçek hayattanmış gibi” bir metin ortaya çıkmaz mı? Bu soruya yine verilebilecek tek bir cevap vardır. Bilme ihtimalimiz yoktur. Çünkü yazarın kendi hayatını bize aktarma niyetinin olduğunu bilemeyiz. Aynı şekilde sadece kendisini değil, bir başka kişiyi gerçekten anlatma niyetinin olduğunu da bilemeyiz. Ayrıca “yazarsal niyet” gerçekleri anlatmak istese bile metin, bize yazarın düşüncelerini vermeyebilir. Metnin anlamsal bütünlüğü, yazarının niyetini aşabilir. Gördüğümüz üzere belirsizlikler böyle uzayıp devam eder.

İlk meseleye dönersek, gerçek bir kişinin hayatını kopyalayabileceğimizi kabul ettiğimizde, metindeki karakterin bizim hayatımızı etkileyebileceği gerçeğini de görmezden geliriz. Çünkü sadece “gerçek hayattanmış gibi” bir karakter, hayata “ayna” olmak gibi bir işleve sahip olur. Böylece karakter, metinde işlevselliğini yerine getiren bir nesneye dönüşür. Fakat karakterler, yalnızca duygularımızın nesneleri değillerdir. Onlar duygularımızın özneleri haline de gelebilirler ve hayatlarımızı etkileyip bize yön verebilirler. Tıpkı 1950’lerin ve 60’ların Amerika’sında Holden Caulfield’le kendini özdeşleştiren gençlerin antisosyal davranışlar sergilemesi gibi…

“…okuma aynı anda hem tekil(sizin, bir başkasının değil) hem de geneldir(metnin dikte ettiği anlamın örüntüsüne uygun olarak [işlevini yerine getirmek için size ihtiyaç duymaz]).”

Bir edebi metni okumak, değerlendirmek ya da eleştirmek kuramsal açıdan en çetrefilli konulardan bir tanesidir. Her okuma biçimi, bize sağlıklı bir yorum verir mi veya her okumayı geçerli sayabilir miyiz? Bu sorulara geçmeden önce okuma biçimine dair iki ana yaklaşımın olduğunu belirtelim. Birinci yaklaşım, “metin odaklı” bir yorumu ön plana alırken ikincisi, “okur odaklı” bir yaklaşımı merkezine alır. İlki, okurun öznelliğini pas geçerken ikincisi, metnin nesnel yorumlamalara açık olmadığını belirtir. Dolayısıyla bu iki yaklaşım bizim şu soruyu sormamıza neden olur. Edebi metni okumak bir gayya kuyusu mudur yoksa dünyayı gösteren bir “ayna” mıdır? Bu soruyu biraz karikatürize ederek cevaplamaya çalışırsak, şu şekilde cevaplayabiliriz: Edebi metni okumak bir gayya kuyusu ise metni okumak oldukça belirsizdir. Kavramların içinde somut yoktur ve kavramlar nesnel olamazlar. Dil de edebiyat gibi özneldir. Tekil bir anlam bulmak imkânsızdır. Bu yüzden her okuma, kendi içinde doğrudur. Anlamlar ise çoğuldur.

Edebi metni okumak, dünyayı gösteren bir “ayna” ise metni okumak oldukça bellidir. Kavramlar, gerçeği anlatırlar ve nesnelliği ifade ederler. Dil, edebiyat gibi nesneldir. Güvenebileceğimiz tek şey, kelimeler ve metnin unsurlarıdır. Bu yüzden okuma, metnin verdiğidir. Okurun kelimeler üstünde özel bir etkisi yoktur. Anlam ise tekildir.

Birbirine karşıt olan bu yaklaşımları içerip aşacak bazı girdiler yaparak görüşümüzü özetleyelim. En başında, edebiyatın bir dil meselesi olduğunu hatırlatmış olalım. Dil, gerçeği birebir anlatmasa da gerçeği betimler ve kavramlar meydana getirir. Kavramlar soyut ifadelerdir ama somuttu içerirler. Dolayısıyla dil bazı açılardan belirsiz, çok anlamlıdır. Bazı açılardansa geneldir ve tek anlamlıdır. Örneğin “masa” ifadesi, Türkçe bilen herkes için aynı anlamı ifade eder. Ama özelde hangi masayı ifade ettiğini ya da masanın hangi özelliklere sahip olduğunu bize göstermez. Dolayısıyla kavramların anlattıkları, gerçeğin kendisi değildir. Gerçeğin betimlenmesi ya da işaret edilmesidir. Edebiyatın malzemesi dil olduğuna göre edebiyatta betimleyicidir. Somutu işaret eder ama soyuttur.

Buradan devam edersek edebi metin bize, bir “okuma biçimi” dayatır. Metnin kendisi, okura nesnel bir anlam ve okuma biçimini zorunlu kılar. Her okuma, bu nesnellikten yola çıkmak zorundadır. Ama bu nesnel yapı, bizim yorumlamamıza kapalı olmayı varsaymaz. Okuma biçimi, nesnellikle öznelliğin bir araya geldiği bağlamdır. Bu durumu bir örnekle açıp yazıyı bitirelim. Örneğin “Wedding Barikatları” romanını ele alırsak, bu romanın anlattığı tarihselliği ve ideolojiyi değerlendirmeye almadan bir okuma yapmamız mümkün değildir. İşçilerin mücadelesini anlatan bir romanı, bir aşk romanı diye nitelendirmemiz, hiçbir okur için makul sayılmayacaktır. Anlamın hiçbir koşulda bu kadar esnemesi mümkün değildir. Buraya kadar olan kısım, metnin nesnelliğine ilişkin olan kısımdır. Fakat metnin ortaya çıktığı tarihselliğe ve ideolojiye vakıf bir okurun, vakıf olmayan bir okura göre daha nitelikli bir okuma gerçekleştireceği de aşikârdır. Okurun anlam bilgisi ve bilgi ölçeği, metni değerlendirmenin gelişkinliğiyle doğru orantılıdır. Yorumsal farklılık burada doğar ve kabul edilebilirdir. Bu kısım da okurun öznelliğine verilen paydır. Bu yüzden okuma, aynı anda hem tekil hem de geneldir. En başta sorduğumuz soruya dönersek şu cevabı verebiliriz. Edebi metni okumak ne bir gayya kuyusudur ne de dünyayı gösteren bir aynadır. Bazı açılardan belirli, bazı açılardan belirsiz bir uğraştır.

* Ara başlıklar kitabın içinden alıntıdır.

KÜNYE: Edebiyat, Eleştiri ve Kurama Giriş, Andrew Bennett ve Nicholas Royle, Çeviri: Deniz Tekin, Ayrıntı Yayınları, 2018, sayfa 480.