24 Mayıs 2019 Cuma

Röportaj: Dilan Ayyıldız

Zamanın göreli olarak daha hızlı aktığı bu dönemde insanın anlam arayışı, güncelliğini tekrar tekrar kazanan bir konu halini alıyor. Hele de konu aşk ve ilişkilerse... Her şeyin çok çabuk tüketildiği bir dönemde aşkı da bu tüketme anlayışından doğal olarak yalıtamıyoruz. Belki de kapitalizmin yıkıcılığından en büyük yaraları, bireyin bir ilişki içerisinde yeniden var oluş süreci alıyor. 

Yıkımın ardından gelen yeniden inşa sürecinde 'aşkın farklı halleri' ile karşılaşıyoruz. Bu farklılaşan aşkın halleri ise birçok soruyu beraberinde getiriyor. 14 Şubat vesilesiyle ise "Sevgi neydi, sevgi emekti..." mottosu yeniden akıllara düşüyor. Biz de bu eksende Psikiyatrist Dr. Cemal Dindar ile aşk ve ilişkiler üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

Aşk karşılıklı özgürleşmek midir yoksa kısıtlanmak mıdır? Aidiyet, kıskançlık, karşılıklı beklentiler bu çerçevede nasıl değerlendirilebilir?

Aşkın hepimiz için aynı anlama geldiği çağlar geçeli çok oldu. Birçok deneyim gibi aşk deneyimi de belirsizliğinde kendine yer ararken en az üç alana bölünmüş durumda: romantik aşk, cinsel haz ve sevgi. Aşk dendiğinde insanlar sıklıkla bunları bütünleyen değil de ayıran, bunlar arasında çatışma alanı yaratan deneyimlerden söz ediyorlar. O nedenle de günümüzde genel geçer aşk deneyimi sıklıkla yaşamı kateden bir özgürleşmeye değil de deyim yerindeyse yaşamı katleden, patolojiye yaslanan bölmeli deneyimlere kısa devre yapıyor. Tüm bunlara rağmen aşk dendiğinde hepimizin kastettiği şeyin ortaklığına dair yanılsamanın da bir değeri var.

Çünkü aşk hepimiz için bir hatırlama biçimidir. Dünyanın cennet olmadığını henüz kavramadığımız, dünyaya düşmediğimiz ve kendimizin de gücü sınırlı ve sonlu bir varlık olduğunu henüz öğrenmediğimiz ana dair bir hatırlama biçimi...

Yani ne memeden kesildiğimiz, ne ilk aşklarda yenildiğimiz, acizliğimizle yüzleşmediğimiz bir çağa dair hatırlama... 

Aşktaki bütünlük duyumu ilkselliğinden kaynaklanır... İlk dünya olan anneyle bebeğin, ilk anne olan dünyayla insan türünün çocukluğunun bütünlüğü. Aşk bunca ilkel, bunca regresif, bunca başa dönme cesaretini içerdiği için her türlü toplumsal sistem veya grup için bir tehdit olarak algılanır.

Çünkü böylesi ilksel bir bütünlük duyumu bütün eşitsizlikleri karşısına alabilir. İki kişinin yeterlilik iddiası denli bir gruba tekinsiz gelecek ne olabilir! Bu yanıyla aşk elbette şimdi ve burada olana boyun eğmeyen bir özgürleşme deneyimidir. Öte yandan ritüelleştirilmiş romantik aşk, sınıflı toplumlarda epeydir aşk sevdasının ya da ilahi aşkın karşısında değersizleştirilmiş ve pazara düşürülmüş cinsel haz, bir de insanda zaten var olan olumsuz duygularla bağı yadsınmış sevgi deneyimleri düşünüldüğünde her biri kendi alanında insan ruhsallığının zindanı haline de gelebilir. 'Kişilik bozuklukları' denilen kategorilerinin ana sahnesinin de aşk yaşantıları olması boşuna değildir.

Kapitalizmin yarattığı ilişki modelinde maddi bir takim beklentiler ön plana çıkmakta. Kişinin maddi beklentileri de aslında "karşı tarafı tüketmek" üzerinden ilişkileri şekillendirmekte. Bu tüketme isteği/ihtiyacı üzerine kurgulanan ilişkiler mutsuz ilişkilerin asıl nedeni olarak görülebilir mi ya da var olan ilişkiye karşı doyumsuzluğu tetikliyor olabilir mi?

Kapitalizmin aşk ve benzeri yaşantılara yaptığı en büyük yıkım, bu yaşantıların değerini içten dışa çekmesi... İnsanın iç dünyasında yanılsamalı da olsa bir değerlilik ve tümlük sağlayan yaşantının değer ölçütleri giderek pazarın diline ve kurallarına teslim oluyor. İki kişi buna direnmeye kalkıştığında da ortak yaşam olanakları azalmaya başlıyor. Ortak yaşam kurmada hemen her ilişkide ortaya çıkan bu krizi aşmanın bir tek yolu var gibi; sevgililerin bireyleşmiş olması, hem dış dünyada hem de iç dünyalarında yeterlilik duygularını diğerine bağlamamaları... Sevgi de orada, o anda başlıyor sanırım.

Bazı tutumlar sevgi ile değerlendirilirken aslında kişiler ilişki içerisinde farkında olmadan duygusal şiddete maruz kalabiliyor. Sevgi mi, şiddet mi; buna nasıl karar vermeliyiz?

Aşk duygusunun trajik yanı geçmişin tüm incinmelerini, ruhsal acıyı, hatta cinsel birleşmeyi beden ve ruhsallığın birliği olarak düşünürsek bedensel acıları onarma işlevini yüklememiz. Oysa bu acılara, incinmelere yol açan geçmiş deneyimler, aile romansları yeniden sahne almak için hazır kıta beklerler. Bu geçmişi, şimdiyi ve geleceği birbirine bağlayan öyle yüklü, yoğun bir an yaratır ki... O incinmeler, aile romansları artık kişiye ne sunuyorsa ona göre o aşk hikayesinin adı değişir: Karacaoğlan dizesinde olduğu gibi 'Sevsem öldürürler sevmesem öldüm' olur, Arabesk ruhsallığının özlü sözü 'Ya benimsin ya toprağın' olur, Proust'un Swann'a söylettiği, hatırladığımca aktarıyorum, 'Tüm ömrümü hiç tipim olmayan biri için harcadım' olur, ya da karşılıklı bir büyüme vaat eder, aşk büyütür ve o incinmeler, aile romansları başka bir romansın yapı taşına dönüşür...

Şunu da unutmayalım, iki kişi arasındaki aşkın selameti yaşanılan toplumda baskın olan yaşantı biçimlerinin eşitlikçi mi, hayatta neşeyi üretici mi, yoksa sürekli ölümden öldürmekten bahsedilen bir yıkıcılıkla mı biçimlendiğine göre de değişir.

Aşkı toplumsal cinsiyet perspektifinden değerlendirirsek, kadının ve erkeğin aşkı diye iki ayrı şeyden bahsetmemiz mümkün mü? 

Buna bilebildiğim en güzel yanıta Otto Kernberg'te rastlamıştım. Yine mealen aktarıyorum: Erkek aşk nesnesinin kucağına doğar, onu keşfetmek zorunda değildir. Kadın ise kucağına doğduğu kişiden ayrılıp aşk nesnesini keşfetmek durumunda kalır. Bu bana doğru bir formülasyon gibi geliyor. Zira kadınların bağlanmalarında deneyimi, eylemi imgenin, ilk bakışta olanın ötesine taşıyan başka bir yetkinlik var. Bunları söylerken her kadında var olan baba/erkek özdeşleşmelerini ve her erkekte var olan anne/kadın özdeşleşmelerini unutmamak gerekli... 

Günümüz toplumunda; yabancılaşmanın, parçalanmışlığın, izole edilmişliğin, görünmezliğin toplumunda bir taraftan da sosyal medya merkezli ilişkiler yakınlıklar, aşklar yaşanıyor. Tinder, Instagram, Twitter, Facebook buralarda flörtleşmeler oluyor, bu yepyeni bir olgu. Belki fotoğrafını bile görmediğiniz biriyle uzun uzun yazışmak mümkün oluyor. Başka bir romantize etme belki de... Peki tüm bu yeni süreçleri siz 'aşk muamması' açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aşkta düşleme coşkunluk katan 'sanal alan' zaten hep vardı. Sanal alan bu düşleme bir çerçeve sunarak onu güdükleştiriyor mu, yoksa bir yaşam alanı sunarak deneyime dönüşmesini mi sağlıyor? Galiba deneyime göre değişen bir 'her ikisi de' hali var.  Sanal alan tekinsizliğin hem kontrollü bir çerçevede yaşanmasına hem de hızlı bir şekilde hastalıklı belirtinin ortaya çıkışına olanak sağlıyor olabilir... Tümüyle kötü diyemeyiz ama kötüye kullanıma uygunluk yaratıyor diyebiliriz.

Son olarak sizin sağlıklı ilişki tanımınız nedir? Bunu toplum sağlığından bağımsız düşünmemiz mümkün müdür?

Az önce söylediğim gibi, toplumsal yaşamın hangi güdünün baskınlığında akıp gittiği bu konuda bence çok önemli. Her gün kefen övgüsü yapılan bir coğrafyada yaşamın her alanında ölüm kapıdadır. Eşitsizliklerin giderek derinleştiği dönemlerde ise her ilişki bir tahakküm alanıdır.

Sağlıklı ilişki, sadece aşkta değil her türlü ilişkide sağlıklılık ölçütü, kişinin hem kendi için hem de diğeri için “eğer kendi varlığını, değerini, anlamını yani kendini yaşayamıyorsa ilişkiden gitme hakkını" tanımasıdır. Bebeğin kişi olma serüveninden yetişkinin eş olma serüvenine tüm ilişkilerde, sevgi bir dünya olma cesaretiyse, ayrılık kapasitesi dünyanın penceresidir.