20 Haziran 2018 Çarşamba

Dilek Yılmaz

 

“İnsanlar kendilerinin cesaret edemediği şeyleri yaşayanlara karşı çok acımasız olabiliyor.”

 

Bu ikinci kitabın, Hep Aynı Sabaha Uyandım’la başlayan yazın maceranı sorsam, edebiyat hayatına nasıl girdi?

Aslında bir okur olarak edebiyat hayatımda hep vardı, yaz tatillerini kütüphanede geçiren çocuklardandım ben. Yazma maceram ise oldukça tatsız bir hikâye ile başladı. Kötü ev sahibi insanı mülk, kötü patron da iş sahibi yaparmış. Benim patronum da beni yazar yaptı. Hayatı planlayabileceğimi zannediyordum o zamanlar, kontrol altında tutabileceğimi ve her şey de yolunda gidiyordu ki şirkette kriz çıktı. Hiç iş yoktu ama yine de sabah dokuz akşam altı gidip geliyorduk. Patron tazminat vermemek için işten atmıyordu, biz tazminatı bırakmamak için istifa etmiyorduk. Kimin kime gücü yeterse. Sonunda o kazandı ya, bana da o günlerden hikâyeler kaldı. Korkularımız, gelecek endişelerimiz, kendi içimizde köpürtüp bastırdığımız öfkelerimiz ve küçük hayallerimiz hem acıklı hem de gülünesi geliyordu ben de bunları yazmaya başladım. Bir zaman sonra anlatacak pek çok hikâyemin olduğunu fark ettim ve devam ettim.     

Okur ve yazar olarak gülmecenin hayatında yeri nedir?

İşlerin pek de yolunda gitmediği dönemlerde güne bir iki mizah öyküsü okumakla başlıyorum, desem sanırım gülmecenin bir okur olarak hayatımdaki yerini anlatmış olurum. 

Yazmaya gelince oldukça zor bir iş, bıçak sırtı bir ayarı var ama bir o kadar da eğlenceli. Bazı sahneleri yazarken kahkahayla gülüyorum, insanın yüzünü güldüren bir işle uğraşması sahiden çok güzel. Bazen hikâye kontrolü ele alıyor, yazdığım karaktere üzüldüğüm,  bu da gelmesin başına yazık, dediğim oluyor ama engel olamıyorum. Gülmece insana söylemek istediği her şeyi bağırıp çağırmadan söyleme, örtülü olanı göz önüne serme, yüzleşme ve hesaplaşma imkânı veriyor. Bana göre bu iyileştirici bir şey hem yazan hem okuyan için. 

Edebiyatta mizahtan özellikle mi kaçınılıyor, biraz tehlikeli su gibi görülüyor sanki.

İnsanların özellikle mi kaçındığını bilmiyorum tabii, herkesin bir anlatma biçimi var kimse bu biçim üzerine ipotek koymamalı ama gülmeceyi tercih edenlerin sayısının az olduğu kesin. 

Özellikle kaçınanlar da olabilir. Bir kere adı üstünde, gülmece, ciddiye alınmama ihtimaliniz var. Afili cümleler kurmanız güç, büyük laflar etmeye de çok imkân tanıdığı söylenemez. Anlatmak istediğiniz şeyi çoğunlukla bir olaya, hikâyeye dayandırarak anlatmanız gibi bir zorluğu da var. Üstüne kimi edebiyat otoritesi sayılan kişilerin de mizahtan edebiyat mı olur, dediğini ve edebiyatın bu alanını yok saydığını dikkate alırsak, sahiden tehlikeli bir su ama insana, hayata dair söyleyecek sözünüz varsa, derdiniz hikâyeyse korkmaya gerek yok. Gülmekten zarar gelmez.

Kitabın ağır öyküsü Günlerdir Seni Bekliyorum’da “İnsan ancak gördüğü kadar biliyor hayatı, ondan ibaret sayıyor,” diyor kahraman. Bildiği; hafta içi iş, hafta sonu kahvehane olan Murat’ın Ahmet’e duyduğu aşkla içine girdiği sorgulama, yaşadığı dönüşüm, gördüğü kadarını artık yetmez kılıyor. Öbür hikâyelerde de beliren ‘başkası ne der, ele güne rezil olmayalım’ın kabuğunu en açık kıran bu öykünün odağından hareketle soracağım, benzer bir duygu Tarla Kuşuydu Juliyet’te de var. İnsan kabuğunu ancak aşkla mı kırabilir? Aşkı hikâyeleştirmenin bu anlatım dilinde zorlukları var mı?

Anadolu’da bir söz vardır ya, koyuna kuyruğu ağır gelmez, diye. Belki kabuğumuzu kırmanın tek yolu aşk değildir ama en kolay, en güzel yolu aşk bana göre. Bu illa iki insanın birbirine duyduğu aşk olmak zorunda da değil. İnsan pek çok şeye aşık olabilir. Yine de haklısın bu iki hikâyede de karakterler kabuğunu aşkla kırıyor.

Günlerdir seni bekliyorum, hikâyemdeki Murat karakterini bile isteye biraz maço, toplumun üstüne yüklediği erkeklik rolünü layıkıyla yerine getirmeye çalışan bir erkek tipi üzerinden seçtim. Tarla Kuşuydu Juliyet’teki kadın karakterin de yine toplumun tarif ettiği mutluluk tanımına uygun bir hayatı var. Her iki karakter de rolünü gayet güzel oynuyor ta ki içinde bulundukları sahteliği onlara hatırlatan bir duygu onları silkeleyene dek. 

Derdim insanın kirini anlatmaktı biraz da. İnsanlar kendilerinin cesaret edemediği şeyleri yaşayanlara karşı çok acımasız olabiliyor. Eksik yanlarını tamamlamak yerine bunu hatırlatanı yok etmeyi tercih edebiliyorlar. Bu bazen birinin ağır bedellere rağmen gururlu bir duruş sergilemesi olabilir, dürüstlük olabilir, bir ideal uğruna yaşamını riske atmış birinin cesareti olabilir. Bazen de bu iki hikâyedeki gibi aşk olabilir.

Aşkı bu anlatım dilinden başka bir dille anlatmayı beceremeyebilirdim. Romantik ve kırılgan anlatımdan elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum.   

Çiçeklerle konuşmaya başlayıp bunu ümit kırıcı bulan, bir kedinin varlığıyla mutlu olduğu hayalinden ürperen, hayatta yapamadıklarına hayıflanırken ‘belki de olmasın istedim’ diyen, derdinin çok farkında ama çok da büyütmeyen karakterler hakim. Sakince konuşuyorlar genelde. Ama en sakini bile sonunda yapacağını yapıyor. Sonunda hep eyleyen karakterler. Ucu açık öykülerle ilgili ne düşünüyorsun? 

Evet hikâyelerimde genellikle ne istediğini, neyin eksik olduğunu bilen ama bir şekilde istedikleri hayatı yaşamak için gerekli cesareti gösteremeyen insanları anlatmayı tercih ediyorum. İnsanın en acıklı hali belki de bu. Seni tutsak edenin sen olması hali. Bunun inşaasında şüphesiz ki geleneğin, sosyal bir devletin yoksunluğunun getirdiği kaygıların, eğitimin ve daha bunlar gibi sıralayabileceğimiz pek çok şeyin katkısı var ama tüm bunlar kişinin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor benim gözümde. Hikâyelerimdeki karakterlerin sakinliği de bu hali kanıksamış ve bir şekilde kurban olmanın getirdiği rahatlığa kendilerini bırakmış olmalarından geliyor ve istiyorum ki sonunda bu cesareti göstersinler ve bir şeyleri değiştirsinler.

Pek çok ucu açık öykü okuyoruz. Bazen sahiden de bir yere bağlanmaz hikâye öyle olması gerekir çünkü biliriz ki hayat öyle sürüp gidecek; bazen de okurun muhayyilesine kalır iş ama ben yazarın bana bir son vermesini tercih eden okurlardanım. Konuşan, akan, gözümde canlanan ve bir yere varan hikâyeler okumayı daha çok seviyorum.

“Kimi öyledir, azıcık pohpohla, sonra sırtına dünyayı yükle, taşır.” İnsanların sahteliği, gösteriş merakı, maddeye yüklenenler, mutluluk fotoğrafı verme telaşı gibi son dönem görünürlüğü daha da yükselen gündelik dertlere dokunduruyor öyküler genelde.  Biri Vardı’da karakterin dediği gibi insan en çok eksik kaldığına mı meylediyor, bu bakış açısı yazarken edebiyatın bagajı için de geçerli mi? Yazar olarak gündelik hayatın güncel edebiyata yeterince yansıdığını düşünüyor musun? Yazarken bunu hedefliyor musun?

Evet özellikle gündelik hayatın içindeki sıradan insanlık hallerini anlatıyorum. Yarattığınız karakterin, yaşadığı çevrenin, anlattığınız dönemin gerçekçi anlatımını gündelik hayatın içerisinde ortaya koymak bana daha sahici geliyor. Bir yanıyla gündelik hayatı insanın sınandığı yer olarak da görüyorum, insanı söylemleriyle değil yapıp ettikleriyle değerlendirmek gerek. Tabii bundan kastım kabaca yaptıklarına bakmak değil eylemin arkasında çalışan psikolojiyi anlamak.

Ayrıca edebi metinlerin toplumun hafızası olmak gibi bir özelliği de var. Bundan elli sene, yüz sene sonra insanlar bugün yazılan metinleri okuyarak bugünün insanına ve yaşamına dair pek çok ayrıntıya gündelik hayatımıza şahit olarak ulaşabilirler. Kuru bir bilgiden ziyade dönemin ruhunu anlayabilirler. Bu yüzden de gündelik hayatın hikâye edilmesini anlamlı buluyorum.

Erkek karakterler ağırlıkta, bununla ilgili ne söylemek istersin?

Aslında özellikle erkek yazmak gibi bir çabam yok ve hikâyelerimde ana karakter çoğunlukla erkek olsa da onu çekip çeviren, geri planda gibi görünse de hayatı idare eden, bazen son noktayı koyan bir kadın illa ki var. Sessiz, sakin ama hâkim olan, kadınlar. Toplumun tamamı için söylemiyorum ama modern hayatın içinde de durumun sıklıkla böyle olduğunu düşünüyorum.

Erkeğin durumu çok hikâye edilesi… Evet geleneğin ve toplumun erkeğe verdiği bir iktidar var ve tüm iktidarlar gibi yıkılması gerekir ama bunun yanında erkeğe yüklenen ve artık taşımaları çok güç olan pek çok da sorumluluk olduğunu kabul etmemiz gerek. Riskleri üstlenmek, evini, ailesini korumak, para kazanmak ve hatta iktidarı elinde tutmak bile kendi başına bir sorumluluk olarak sırtlarına yüklenmiş durumda. Ne yazık ki bunun böyle devam etmemesi için kadınlar da yeteri kadar dürüst bir çaba göstermiyor. Erkeklerin iktidarı bırakmamak için verdikleri uğraş ve bu sırada içine düştükleri durum bana biraz trajikomik geldiğinden daha çok erkek karakter yazıyorum.

Künye :

Yazar : Semra Bülgin

Yayınevi: Bilgi Yayınevi

İlk Baskı Yılı : 2018

Sayfa Sayısı : 144