21 Mart 2019 Perşembe

Kubilay Peltek

Massimo Monatari, 1949’da Imola, Bologna’da doğdu. 1972de Bologna Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1975’te Ortaçağ tarihi alanında akademisyenliğe adım atan, mutfak tarihi ve kültüründe uzmanlaşan Montanari, Catania Üniversitesi ve Bologna Üniversitesi’nde dersler verdi, Fransa, Belçika, Japonya, ABD, Kanada, Latin Amerika’da seminerler ve konferanslar verdi, konuk öğretim üyeliği yaptı. Alanıyla ilgili pek çok kitap ve makale yayınlayan Montanari’nin Türkçede Kıtlık ve Bolluk: Avrupa’da Yemeğin Tarihi adlı kitabı da mevcut. Massimo, bu kitabında da sizlere yine Ortaçağ ve Rönesans dönemindeki yemek tarihine okurken büyük keyif alınacak ve hiç sıkmayan içinde kralların, rahiplerin, aşçıların ve halkın bulunduğu çok lezzetli 22 hikâyeden oluşan bir ziyafete davet ediyor. 
Uzun araştırmalar ve okumalara dayanan bu kitapta, Ortaçağ ve Rönesans’taki sofra adabını, yemek kültürlerini, menüleri ve yemek yeme biçimlerini keyifli anlatılar ve dikkat çekici bilgilerle bizlere sunuyor. O dönemin sofra adabı ve yemeğin politik, kültürel, dini ve toplumsal açıdan önemini aktardığı hikâyelerinde o dönem hakkında bizlere gayet değerli bilgiler sunmak ile beraber bazı meraklarımızı da giderecek gastronomik bilgiler de aktarmakta.  Bunların birkaçını ufak alıntılar ile aktaracak olursak;

***

Açlık mutfağının ortaya çıkışı,

Ortaçağ’da kıtlık döneminde insanlar çok ciddi bir açlık ile mücadele etmişlerdir. Bu durum insanları bulabildikleri her şeyden ürünler çıkarmak zorunda bırakmıştır. İnsanların denemelerini yine güzel bir hikâye ile anlatan yazar hikâyenin bir bölümünde “Etrafta ne varsa yenilip içiliyordu “İnce doğranıp unla karıştırılan kurumuş armutlar”, hayvan başları ve göğüs kısımları, hatta kanları bile.” Bu gibi anlatılarla dönemin durumunu anlatan yazar bizleri hem o insanların acılarına ortak ediyor hem de elde edilen en ufak bir kaynaktan bile bir mucize yaratabilmeleri karşısında hayranlığımızı gizleyemiyoruz. 

***

Brie Peynirinin ilginç hikâyesi.

İmparator Charlemagne’ın Fransa topraklarındaki bir gezisi sırasında adı belirtilmeyen bir kentte, bölgenin piskoposuna önceden kararlaştırılmamış bir ziyaret planlar ve bu ziyaret sonucunda yemeğe kalır. O dönemki şartlar gereği kralı ve yanında gelenleri ağırlamak zorunda olan piskopos et orucundan ve dönemin şartlarından dolayı ne sunacağını bilemez ve telaşlanır. İkram edebileceği tek şey yağlı ve kaliteli peyniridir. Krala bu peynirin ikram edilmesini emreder. Kral bu ikramı pek sorun etmeden kabul eder ve peyniri yedikten sonra çok beğenir. Her yıl kendisine bu peynirden gönderilmesini ister. Bu istek üzerine telaşlanan piskopos, her zaman aynı güzellikte peyniri gönderemeyeceğinden şüphe eder ve bu durumu kral ile paylaşır. Bunun üzerine, “ O tür peyniri tatmamış ama bunu, “dahası bütün bilinmeyen tuhaf şeyleri” tanımayı her zaman arzulamış biri olarak Charlemagne çözümü bulur ve “içinde yetiştiği üründen bile bihaber” piskoposa öğüt adı altında bir emir buyurur. Hepsini tek tek kontrol etmesini, iyi olanları kendisine yollamasını diğerlerini de kilere koymasını önerir: “Hepsini ikiye böl iyi olanları küçük bir tahta çubukla yeniden bağla ve kasaya koyup bana yolla. Diğerlerini de kendin, yanında çalışanlar ve halkın için sakla.” 
Burada sözü edilen peynir, Fransız mutfağının en önemli peynirlerinden Brie peyniridir ve bu peynirin ikiye bölünme alışkanlığının imparatorun bu tuhaf isteğinden geldiği düşünülmektedir. 

***

Bu hikâyelerdeki gibi keyifli bilgiler barındıran hikâyelerden daha da fazla bahsetmeden hazır merakınızı da harekete geçirmişken sizleri diğer hikâyelere, sofranın ekonomiye, politikaya, toplumsal ilişkilere ve toplumun entelektüel, felsefi ve dini paradigmalarına dair pek çok ipucu barındırdığını, yani sofranın aslında “dünya”yı anlattığını gösteren lezzetli bir şölene davet ediyorum. 

KÜNYE: Çileklerin İsyanı, Massimo Montanariü, Çeviri: Gül Batuş, Can Yayınları, Aralık 2018, 222 Sayfa