23 Nisan 2018 Pazartesi

Haydar Şahin

Çağımızın en büyük dehası olarak anılan Stephen Hawking hayata gözlerini yumdu. Büyük fizikçi Galileo Gelilei’nin tam 300. ölüm yıl dönümü olan 8 Ocak 1942 tarihinde İngiltere’nin Oxford kentinde doğan Hawking, Albert Einstein’ın doğum günü olan 14 Mart tarihinde de hayata veda etti. Burada adlarını andığımız her üç fizikçi de kendi çağlarının en büyük dehaları olarak anılmakla birlikte her biri kendinden sonraki bilimi şekillendirecek büyük teorilerin kurucuları oldular.

Birçok bilim insanına göre, fahri olarak günümüzde yaşayan en büyük fizikçi unvanıyla onurlandırılan Hawking’in doğum ve ölüm gününün bu ilginç tarih uyumu aynı zamanda bu üç bilim insanının tekrar hafızalarda güçlü bir şekilde anılmasını sağladı.

Bu yazı kapsamında deha kavramının kullanımına dair bir noktaya değinerek devam edecek olursak; kuşkusuz beyin faaliyetinin yoğun olduğu kimi uğraşlarda beyin aktivitesinin güçlü olması çeşitli kolaylıklar sağlamakla birlikte doğru bir kıstas olmadığını baştan belirtelim. IQ gibi kimi kıstaslar deha nitelendirmesi için tek başına doğru bir ölçüt olamaz. Deha gibi bir nitelendirme yapacaksak üretilen fikrin dönüştürücü gücü en başta göz önüne alınarak yapılmalıdır. Bu çerçeve de bu yazdığımız isimlerin her birinin tartışmasız bir şekilde bilim dünyasında devrim yaratacak teorileri kurdukları düşünülecek olursa deha olarak adlandırılmasında bir sakınca kalmayacaktır.

Doğduğu şehir olan Oxford’da bulunan Oxford Üniversitesi Fizik Bölümü’nde üniversite temel eğitimini aldıktan sonra Cambridge Üniversitesi’nde doktora eğitimine devam etti. Burada eğitimine devam ederken, 21 yaşında tedavisi mümkün olmayan ALS olarak anılan motor nöron hastalığına yakalandığını öğrendi. Kuşkusuz hastalığı hayatını her açıdan oldukça kısıtlamasına rağmen yılmadan araştırmalarını sürdürdü. 1985 yılında, temel vücut fonksiyonlarının yanında sesini de kaybetmesinden sonra şu güne kadar tüm iletişimini kendisi için tasarlanan bilgisayarlı tekerlekli sandalye sayesinde sürdürebildi.

Geçtiğimiz yıllarda LIGO deneyinde elde edilen sonuçlar sayesinde artık varlıklarına dair kuşku duymadığımız kara deliklerin keşfi çok eskilere dayanıyor. 18. yüzyılda ışıma yapmayan yıldızların olabileceğine dair kimi düşünceler dile getirilmiş olsa da bilimsel olarak kara deliklerin varlığını ortaya koyan matematiksel çözümler için Einstein’a kadar beklemek gerekecekti. Einstein 1915 yılında Genel Görelilik Kuramı (GGK) kapsamında öngördüğü uzay zaman yapısının matematiksel modelini sunduğunda büyük bir etki yaratmıştı. Bu kuram temelde kütlenin uzay-zaman örüntüsünü büktüğü fikrine dayanıyordu. Bu fikre göre Dünya, Güneş ya da çok daha yüksek kütleye gök cisimleri uzay-zaman örüntüsünü bükmeliydi. Einstein’ın Genel Görelilik Kuramı’nı yayınlamasından hemen bir yıl sonra Schwarzschild isimli bir fizikçi yıldızlar gibi küresel cisimler için Einstein matematiğini kullanarak çeşitli çözümler yaptı. Bu çözümler kara delik gibi “gizemli” gök cisimlerinin varlığını işaret eden, o döneme göre ilginç sonuçlar ortaya koysa da gerçek anlamda ifade ettiği şeylerin anlaşılması için 1960’lı yıllara kadar beklemek gerekecekti.

Bu sürece kadar elbette birçok bilim insanının çeşitli şekillerde bu çözümlere katkısı oldu. Aynı yıllarda kuantum fiziğindeki yapılan yeni keşifler sayesinde yıldızların doğumları, yaşamları ve ölümlerine kadar çeşitli teoriler geliştirilebildi. Burada en önemli nokta ise bu tür çözümleri yapabilmek için yıldızlar gibi dev cisimlerin fiziğini açıklayan Genel Görelilik Kuramı ile atom dünyasının davranışlarını ortaya koyan kuantum fiziğinin kabullerini birlikte kullanmak gerektiğidir. Bu ise aslında bu iki farklı dünyalara hitap eden kuramların birleştirilmesi gerekliliğini hissettiren ve bütün bu süreçleri tek bir kuram çatısı altında açıklamalar bütünlüğünü sağlaması gerektiği anlamına geliyordu. Yani Hawking’e göre: 'Her şeyin teorisi!'

Hawking Cambridge Üniversitesi’nde kozmoloji üzerine çalışmalarını yürütürken doktora tezini evrenin genişlemesine dayanarak elde ettiği sonuçlar üzerine yazdı. O vakte kadar matematiksel olarak varlıkları çok muhtemel olan kara deliklerin, ışığın bile kaçamayacak kadar güçlü kütle çekimine sahip olmasından dolayı saptanamayacağına dair bir kanı vardı. Hawking tezinde ise bu probleme bir çözüm sağlıyor ve kara deliklerin, şu an Hawking Işıması olarak adlandırdığımız bir mekanizma ile tespit edilebileceğini ortaya koyuyordu. Bu aynı zamanda genişleyen bir evrende kara delikler gibi tekilliklerin kaçınılmaz olarak olması gerekliliğini zorunlu hale getiriyordu. Bu fikir, tersine eğer kara delik gibi tekilliklerin varlığı ortaya konulursa genişleyen bir evrende yaşadığımızın da başka bir kanıtını sunmuş oluyordu. Yine bu kuram çerçevesinde galaksilerin nasıl oluştuğuna dair yeni fikirler elde etmiş olduk. Daha genel olarak sonraki yıllarda, gerek tek başına gerek Roger Penrose, Steven Weinberg, Gary Gibbons, Kip Thorne gibi oldukça saygın fizikçilerle ortak yayınladığı onlarca bilimsel makale kozmolojiye yeni bir kavrayış getirdi.

Hawking’in 1966 yılında yayınlanan doktora tezini evrenin işleyişine dair gelişkin bir açıklamalar bütünlüğü sağladığından dolayı çok büyük bir ilgi yarattı ve devamında bilim dünyasında saygın bir yer edinmesiyle birlikte birçok ödül kazandı. Doktora tezinin kuantum fiziğinin ve GGK esaslarına dayanması onu sonraki yıllarda bu iki kuramı tek bir çatı altında birleştirmeye yönelik olan “Her Şeyin Teorisi” üzerine çalışmaya itecekti. Ancak ne yazık ki o günden beri üzerinde çalıştığı bu kuram hala oluşturulamadı.

Bu kuram üzerine elbette sadece Hawking değil şu an hala yüzlerce fizikçi durmaksızın çalışıyor. Belki yanlış bir arayıştayız, bunu şimdiden söylemek mümkün değil ancak eğer doğru yoldaysak günün birinde bu kuramı elde edeceğimize dair kuşku yok. O gün geldiğinde ise bu kuram bir isimle anılacaksa şüphesiz bu isim Stephen Hawking olacaktır.

Bunun tek gerekçesi Hawking’in yalnızca başarılı bir bilim insanı olmasından değil, aynı zamanda sahip olduğu bedensel engele rağmen neler başarabileceğinin somut bir örneğini göstermesinden dolayıdır. Elbette sahip olduğu olanaklar olmaksızın yol alması mümkün olmazdı ancak bu olanakları yaratan şeyin sahip olduğu düşünsel güç olduğu unutmamalı.

Ölüm günün aynı zamanda Einstein’ın doğum, Galileo’nun ise ölüm gününe denk geldiğini söylemiştik. Bu iki isim her ne kadar salt bilim insanı yönleri ile anılmak istense de her ikisinin de güçlü bir mücadeleci kimliği olduğu es geçilmemeli, tıpkı Hawking gibi. Einstein’ın "Sadece barışçı değil, militan bir barışçıyım. Barış için savaşmaya hazırım" sözünü, ya da Galileo’nun Engizisyon tarafından yakılma ihtimaline karşı gerçekleri hayatının sonuna kadar savunmuş olduğunu unutmadığımız gibi Hawking’in de ABD’nin Vietnam işgaline karşı durduğunu ya da 2013’te İsrail’in Filistin işgaline tepki olarak davetli olduğu konferansı boykot ettiğini unutmayacağız. Sadece unutmamak değil bilim insanı olmanın aynı zamanda yaşadığımız toplumsallıktan kopuk bir mecra olmadığını, tıpkı onlar gibi göstermeye çalışacağız.

Kuşkusuz bu isimler yaşadıkları dönemin koşullarından bağımsız değerlendirilemez. Bu açıdan Hawking’in belki teknoloji ya da basılı yayın olanaklarının daha gelişkin olmasından dolayı daha avantajlı olduğunu söyleyebiliriz. Hawking bilim dünyasına büyük katkılar yaptığı gibi, 15 kadar kitap yazarak, sayısız demeç vererek, onlarca belgeselde anlatıcı olarak bilimin halka taşınmasında da büyük bir görev üstlendi. Ona sık sık gazetelere verdiği çeşitli demeçlerle rastladığımız gibi “anlaşılmaz” gibi görünen konuları gayet açıklayıcı bir dille anlattığı kitaplarıyla da tanıdık.

Bütün bir hayatına baktığımızda, sıkı bir mücadeleci, zeki bir bilimci ve başarılı bir anlatıcı olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bütün bir hayatı, her birimizin birçok ders çıkaracağı, belki daha önemlisi örnek olacak şekilde yaşayarak 76 yaşında veda etti.