22 Haziran 2018 Cuma

Siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt, 20. yüzyılın gördüğü en tipik faşist rejimleri (Hitler’in Almanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sı, Franco’nun İspanya’sı, Suharto’nun Endonezya’sı, Pinochet’nin Şili’si) inceleyerek faşizmin 14 karakteristik özelliğini tespit etmiş.

Birçok kişi tarafından tartışmaya açılan bu özellikler ana fikir olarak faşizm tanımının gövdesini oluşturuyor dersek yanılmış olmayız.

Peki örnek verecek olursak nedir bu karakteristik özellikler?

Militarizmin yükseltilmesi, kitle iletişim araçlarının yoğun faşizm propagandası yapması, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yükseltilmesi, emek sömürüsünün doğrudan saldırı altında kalması, insan haklarının ayaklar altına alınması ve belki de en önemlisi bunların bir gerekçesi olarak ulusal güvenlik kaygısının sürekli öne çıkarılması…

Tarihin eski sayfalarından onlarca anı, fotoğraf, haber gözlerimizin önünden geçecektir kuşkusuz…

Tablo çok tanıdık geldi değil mi? Evet.

Tüm bu yapının inşası doğrudan onu besleyen etmenlerin sürekliliği ile de ilgilidir.

Faşizm; korkudan beslenir, özgüvensizlikten, yalnızlıktan ve mücadele azminin kırılmasından… Kuşkusuz salt bunlar değildir beslendiği yer.

Faşizm en çok mücadele ediyor gibi görünüp, mücadele etmeyenden, dahası mücadele edeni alıkoyan işbirlikçilerden beslenir.

Faşizme karşı direnenler için faşizm ne kadar görünür düşmansa, faşizmle işbirliği yapan “yol arkadaşları” da o kadar görünmez düşmandır.

Direnenleri, ihanet edenleri, faşizmi ve yoldaşlığı anlatan muazzam bir kitaptan söz edeceğiz bugün. 1929 yılında, Berlin’de 1 Mayıs için sokaklara dökülen ve şiddetli polis saldırısıyla katledilen 33 devrimcinin mücadeleleri anısına kaleme alınmış bir kitaptan, Wedding Barikatları’ndan…

Yazar Klaus Neukrantz tarafından kaleme alınan kitabımız geçtiğimiz ay Yordam Edebiyat tarafından basıldı. Eşsiz çevirisinin sahibi ise Sevinç Altınçekiç imzası taşıyor.

Tek cümleyle tanımlayacak olsam direnmenin, yoldaşlığın, düşmenin ama er geç ayağa kalkmanın romanıdır derdim “Wedding Barikatları” için.

Bir tarihsel dönemden önemli kesitler sunan romanımız sayesinde bir yandan Berlin’in emekçi mahallelerinde, et pişmeyen tencereli evlerin sahiplerine misafir olacak; öte yandan sosyalizm inancı uğruna canı pahasına direnenler ve diz çökmeyenlere tanış olacağız… Somut gerçeklik ile çıkarsız bir adanmışlık arasında gidip geleceğiz sevgili okur.

1929 yılının 1 Mayıs’ında Berlin’de sokağa çıkmaya hazırlanan Komünist Parti, gece gündüz demeden çalışan onlarca militanıyla çalışmalara başlıyor. Tütün, metal, inşaat işçileri ve parti yöneticileri son sürat çalışırken Sosyal Demokrat Partisi tarafından 1 Mayıs yasaklanıyor ve bizzat kendisi de SDP üyesi olan bir emniyet müdürünün görevlendirilmesiyle emekçi mahalleleri hedef alan bir katliam süreci resmen başlatılıyor.

Dönemin Sosyal Demokrat Partisi ve ona bağlı yayın organları 1 Mayıs’ta sokağa çıkılmaması yönünde çağrı yaparken; sosyal demokrat ve örgütsüz işçileri 1 Mayıs’a katılmaya ikna etmek elbette komünist işçilere kalıyor. SDP’nin kapitalistlerle ve sermaye ile işbirliğini sosyal demokrat işçilere anlatmak başlarda kolay olmuyor. Ancak polis saldırısının şiddetini günden güne arttırması ve sosyal demokrat onlarca işçinin de katledilmesi geç de olsa gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Ve sosyal demokrat işçiler, kendileri gibi olan başka işçilerin bizzat devlet ve SPD tarafından cezalandırıldığını anlayarak, eylemlerin devam ettiği sokaklarda yerlerini alıyorlar…

“Protesto yürüyüşüne dair tek kelimenin bile edilmediği bağımsız sendikaların salon toplantılarından çıkanlar, sokağa adım atar atmaz kendilerinin copla döven polislerle karşılaştıklarını anlattılar.”

1 Mayıs sabahından, 3 Mayıs’a kadar büyük bir kibirle her yürüyüşü dağıtacaksınız emrini veren sosyal demokrat emniyet müdürü Karl Zörgiebel yüzünden bölgedeki tüm polisler; keyfi şekilde halka ateş açan, kadınları- çocukları hedef alan, işkence yapan ve işçileri katleden suç makinelerine dönüşüyor. Devletin silahlı gücü olan polisin uyguladığı keyfi her işkence ve şiddeti ise büyük bir özgüvenle sahiplenmesi arkasında duran büyük güçlerin varlığını apaçık hissettiriyor; emniyet müdürü, devlet, hükümet, sermaye…  Hepsi peşi sıra polisin sırtını sıvazlıyor.

Parti merkeziyle irtibatlarının kesilmesiyle karar verici mekanizmada olan komünist işçiler mahallelerine ağır silahlarla saldıran polislerle mücadele edebilmenin ve her koşulda direnebilmenin yollarını arıyor.

Bu esnada mahallede kitaba da ismini veren Wedding Barikatları kuruluyor. Ve gündüzün gece, gecenin gündüze karıştığı birlik, dayanışma ve bir arada direnebilmenin günleri başlıyor…

Kitabın önsözünde yer alan sevgili Ali Mert’in kısa ama doyurucu yazısı kitabı daha verimli okumak için okura büyük kolaylık sağlıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın siyasi durumu hakkında da çeşitli ipuçları barındıran önsöz, nereden gelindi bu 1 Mayıs yasağına sorusuna cevap niteliğinde.

Neukrantz’ın emekçi mahallelerdeki yoksulluğu anlatışındaki zarafet, karakterlerinin iç dünyalarını tasvirindeki akıcı üslubu ve en önemlisi çatışmaların olduğu sokakları betimleyişi öylesine sahici ki birçok sayfada çatışmanın ortasında kalmış gibi sıkışacak kalbimiz…

Bir roman için esas kabul edilen karakter, zaman ve mekan denklemi, tarihsel bir olayla bütünleşmiş ve ortaya dünden yarınlara miras kalacak bir başucu kitabı çıkarmış.

Sevgili Neukrantz’ın bu kitabı yazdıktan sonra kitabın apar topar yasaklanması, yazarın çok kere işkencelere maruz kalması ve daha sonrasında da bir psikolojik tedavi merkezindeki esrarengiz ölümü ise okurun içini ezecek.

Özellikle bugünün direnenlerinin, daha güzel bir dünya düşleyenlerinin mutlaka okuması gerekli olan bu kitap aynı zamanda sağlam bir komünist kimliğin, Leninist örgüt modelinin, eylem hazırlıkları ve politik tartışma kültürünün ince ince işlendiği eşsiz bir rehber.

Wedding Barikatları, kopkoyu bir sis içinde bir umutsuzluk romanı değil aksine, içinde onlarca kahraman barındıran, umutsuzluğa kafa tutan bir roman.

Ölüm sessizliğine bürünmüş, abluka altındaki mahallede, belki de polisin birkaç yüz metre ötede makineli tüfekleri varken, insan nasıl olur da gecenin bir yarısı Enternasyonel’i söylemeye başlar ki! Yapılacak bir şey yoktu! Kurak, susuz toprak nasıl suyu kana kana içerse, melodi de insanlara ve koca sokağa sıçrayıverdi.

Wedding Barikatları içeriği ve dokunduğu noktalar açısından; 10 Ekim Ankara Katliamı’na tanık olanların ve Haziran Direnişi’nde sokağa dökülen milyonların kendi duygularında çok tanıdık bulacakları onlarca yere değiniyor. Anlaşılan o ki ülkeler değişse de direnenler hep aynı yollardan, aynı zorluklarla ama hep aynı onurlu duruşla yürüyor.

Bu yazı bu kitabı sadece alıp okumanız için değil; bu kitabı kırılacak narin bir porselen fincan gibi koruyup kollamanız, başkalarına da okutmanız, hediye etmeniz için yazıldı.

Fonda Enternasyonel çalıyor; Neukrantz yazdı, direnenler okuyor.


KÜNYE: Wedding Barikatları, Klaus Neukrantz, Çeviren: Sevinç Altınçekiç, Yordam Edebiyat, Mayıs 2018, 208 sayfa.