21 Mayıs 2018 Pazartesi

Ekim Nehir

Tuhaf bir zamandan geçiyoruz. Bir yanıyla içinde bulunduğumuz koşullar, gördüklerimiz, yaşadıklarımız daha önce tanık olmadığımız, bilmediğimiz türden yeni belalarla tanışmamıza neden oluyor ve ürkütüyor. Diğer yandan da tarihin unutulmuş köşelerinde kaldığını sandığımız, eskide kalmış olması gereken köhne fikirlerin yeniden hortlayıp ortalığa saçılmasına üstelik etkili olduklarına tanık oluyoruz ve daha çok ürküyoruz. Son günlerde farklı dayanaklardan destek alınarak gündeme getirilen ve sonuç etkisi aşı karşıtlığı olarak tezahür eden aşı tartışması da bu hortlaklardan biri.

Sorun bilimsel gelişmeler ve modern tıp sayesinde geçen yüzyılın başından bu yana beklenen yaşam süresinin iki katına çıkıp 80’lere dayanmasındaki büyük paylardan birisine sahip olmasına rağmen aşının tartışılması değil. Ya da her yıl başta çocuklar olmak üzere milyonlarca insanın ölümünün ve sakat kalmasının aşılar sayesinde önlenmesine rağmen aşılarla ilgili olumsuzlukların ortaya konması da değil. Örneğin Amerika kıtası yerlilerini soykırıma uğratan ve yok olma eşiğine getiren, batı dünyasında 50 milyondan fazla ölüme neden olan, sadece 1967 yılında 2 milyona yakın insanı öldüren çiçek gibi korkunç bir hastalığın aşı sayesinde yeryüzünden silinmiş olmasının unutulmasına da içerlemiyoruz. Tartışma zemini, içeriği ve sonuçları itibariyle tehlikeli ve zarar verici bir nitelik taşıyor, endişe ediyoruz.

Türkiye’de ‘bilimsel’ evrim karşıtlığı, Adnan Oktar’ın ABD sağı ve gerici vakıflarınca imal edilmiş dandik metinleri kendi Bilim Araştırma Vakfı aracılığıyla Türkçeye tercüme ettirip dağıtmasıyla başlamıştı. ABD ve İngiltere başta olmak üzere batıda yüz yıldan fazla bir süredir devam eden aşı karşıtı hareketin vasat altı tezlerini yeniymiş gibi burada pazarlamak da bizim acar aşı karşıtlarına nasip oldu. Batıdaki bu aşı karşıtı hareketin kökenleri tamamen bilim dışı korkular üzerinden şekillenmiş ve bugün bu yapısı büyük oranda korunmuş, muhtevası şarlatanlar, paragözler ve ünlü olma heveslilerince zenginleşmiş olsa da çok sayıda bilim insanı ve bunların göz ardı edilemeyecek ciddiyette çalışmaları da bu hareketin bir parçası. Sorun burada başlıyor: Bizdeki aşı karşıtı gündemin öne çıkan isimleri bu sonuncu grubu değil diğerlerini örnek alıyor onlardan besleniyor.

Bu nedenle sürdürülen tartışmanın içeriği boştur. Aşıların olası zararları ile ilgili yapılmış tonla çalışma var. Bu çalışmaların büyük çoğunluğu aşıyla ilişkisi yoğun olarak dile getirilen olan otizm, kanser, otoimmün hastalıklar gibi hastalıklarla aşılar arasında bir bağlantı olmadığını gösteriyor. Her yıl milyonlarla ifade edilen sayıda bulaşıcı hastalığın aşılama sayesinde önlendiği ve bunun sonucunda yine milyonlarca çocuk ölümü ve sakatlığın yaşanmadığı verilerle ortaya konuyor. Fakat bu açık ve tartışılamaz kesinlikteki veriler yerine doğruluğu kanıtlanamamış iddialar kesinmiş gibi yüksek sesle dile getiriliyor. Bunu yapanlar akademik ünvanlı popüler bir hekim ve üzerlerindeki inandırıcı etkisinin kuvvetli olduğu geniş izleyici kitlesine sahip bir gazeteci olunca bilimsel içeriği boş olan bir tartışma başka ve ciddi bir mecraya evriliyor. Etki alanı geniş bu kişilerin içerikteki boşluğu kapatmak için ekledikleri dramatik hasta hikayeleri ve komplo teorileriyle birlikte bu iddialar toplumun büyük bir kesiminde doğruluğu şüphe götürmez kanaatlere dönüşüyor. Kimse, yahu nasıl benim hastama iyi geldi herkes için de doğrusu budur diyebiliyorsun veya bizi hasta etmek için daha kolay bir sürü yol varken niye aşıyla uğraşsınlar diye sormuyor. Sonuç; Türkiye’de 2010’da 150 civarında olan çocuğuna aşı yaptırmayı reddeden aile sayısı 6 yıl sonra 10 binin üzerine çıkıyor. Bir kısmının öleceği bir kısmının da sakat kalacağı kesin olan 10 bin çocuk.

Bu sonuç ağırdır ve açıkça akademik unvanın, etkinliği yüksek politik kimliğin kötüye kullanılmasının sonucudur. Tıpkı sonradan MMR (kızamık-kızamıkçık-kabakulak) aşısının otizm yaptığını gösterdiği çalışmada sahtekarlık yaptığı kanıtlanan ve bu nedenle hekimlikten atılan Wakefield nedeniyle İngiltere’de kızamık hastalığının patlaması ve bir çok çocuğun ölmesinde olduğu gibi.

Bu nokta bizi içeriği sorunlu ve sonuçları ağır olan aşı tartışmasının zeminine getiriyor. Aşı karşıtlığı bu zeminde yalnız değildir. Alternatif tıp diye pazarlanan ve devletin en tepesinden destur alıp Sağlık Bakanlığı tarafından hastanelere sokulan hacamat, sülük ve bilumum üfürük tedavi de hemen yanı başındadır. Aşı karşıtlığı ile tarih öncesi bu yöntemlerin bu zamanda ve yan yana tedavüle sokulması rastlantı sayılmamalıdır. Yaşamın her alanına, toplumun her noktasına nüfuz eden dinselleşmeden, üniversitelerden ilerici hocaların atılmasından, eğitimin imam hatipleştirilmesinden yani ülkenin topyekün gericileştirilmesi sürecinden ayrı değildir bu olan. Bilime savaş açmadan, bilimsel düşünceyi geriletmeden gericiliğin alan kapatması mümkün değildir. Evrim kuramını ders kitaplarından çıkarmak da bu yüzdendir her derde deva diye hacamatı hastaneye sokmak da.

Tıp, bilimin toplumla en yakın en derin temas kuran halidir ve modern tıp, diğer bütün pozitif bilim alanları gibi aydınlanma çağının çocuğudur. En çok kıyıma yol açan bulaşıcı hastalıkların etkeni olarak mikroorganizmaların tanımlanarak modern tıbbın temelinin atılması aynı zamanda bilimsel devrimler çağı olan bu dönemdedir. Bu anlamda sağaltan, koruyan, toplumsal bellekte ölüm, kıyım ve felaketle eş anlamlı hale gelen hastalıkları ortadan kaldıran tıp, aynı zamanda ilerlemenin kodlarını da içerir. 1980’lerde başlayan ve son 15 yılda büyük bir hız kazanan sağlığın piyasalaştırılması en çok bu kazanımları tahrip etti ve sağlık alanının gericileştirilebilmesi için elverişli bir ortam yarattı. Bugün aşı karşıtlığının da alternatif tıp zırvalarının da yükseldiği zemin budur.

Gerici bir rejimin yarattığı gerici iklimi fırsat kapısı olarak görmenin suçu bu iklimin devamlılığına katkı koymaktan daha hafiftir.

Toplumun bilimsel gerçeklere şüpheyle bakmasına neden olmanın vebali ise ağırdır. Çocukların ölmesine neden olursunuz.