24 Mart 2019 Pazar

Özer Erdin

26 Ağustos 2018’de Almanya’nın Chemnitz kentinde yabancıların da karıştığı bir kavgada bir Alman vatandaşının ölümü ile başlayan ve ülkenin Neonazi gerçeğine ışık tutan olayların bir türlü sonu gelmiyor ve kısa sürede geleceği benzemiyor. 35 yaşındaki Daniel H.’nın ölümünü bahane ederek, hemen ertesi gün kent merkezinde Hitler selamı veren, faşizan ve ırkçı sloganlar atarak yabancılara benzettikleri herkese saldıran, bu saldırıları görüntüleyen gazetecileri tartaklayan, karşı eylemlerde bir araya gelen solcuları tehdit eden bu güruh, hiçbir engelle karşılaşmadan, üstelik Karl Marx heykelinin altında günlerce toplanmaya devam etti.

Chemnitz’de çıkan olaylarda Neonaziler kadar onlara müdahale etmeyen ya da müdahale etmekte yetersiz kaldıkları iddia edilen Alman polisi özellikle dikkat çekti. Çok değil daha henüz bir yıl önce Hamburg’da toplanmış olan G-20 Zirvesi’ni protesto eden solculara tüm özel harekât ve zırhlı birlikleri seferber ederek çok sert müdahale eden, sonrasında tüm Almanya’da aylar süren solcu avına çıkan polisin Chemnitz’de bu derece pasif ve etkisiz kalması, kitleler halinde sokağa dökülerek, hukuk devleti aleyhinde cüretkârca sloganlar atan Neonaziler ve onların iş birlikçileri hakkında elbette bir fikir veriyordu.

Olaylardan hemen sonra polisin hazırlıklı olup olmadığı, diğer eyaletlerden neden yardımcı polis ekiplerinin gelmediği ve yabancı düşmanı ırkçı politikaları ile bilinen Almanya İçin Alternatif Partisi’nin (AFD) Neonaziler ile verdiği samimi resme dair yapılan tartışmalar henüz son bulmadan, Anayasa Koruma Dairesi Başkanı Hans Georg Maaβen’ın yapmış olduğu bir açıklama olayların gerçek yüzünü hiçbir yanlış anlaşılmaya meydan vermeden daha net bir şekilde gözler önüne seriyordu. Anayasa Koruma Dairesi Başkanı Maaβen’a göre aşırı sağcı grubun olayları kışkırtarak, solculara, yabancılara, gazetecilere saldırmış olduğu doğru değildi ve ayrıca bu olayları görüntüleyen videoların güvenirliğinden şüphe duyulmalıydı. Aşırı sağcı gruplara duyulan belli bir yakınlığı ve sempatizanlığı gizlemeyen bu açıklamanın Almanya kamuoyunda neden olduğu infialden sonra Maaβen’ın görevden alınması ve emekliliğe sevk edilmesi beklenmekteydi. Ancak büyük koalisyonu oluşturan hükümet partileri (SPD-CSU-CDU) birlik oldular ve Maaβen’ı Anayasa Koruma Dairesi başkanlığından alarak, maaşı daha yüksek olan devlet sekreterliklerinden birine atadılar. Peki, birçok idari konuda hemfikir olmakta zorlanan büyük koalisyon partileri nasıl oldu da, böylesine önemli bir sorunun çözümü hakkında fikir birliğine vararak hızlıca karar aldılar.

World Socialist Web Site haber portalında 25 Eylül günü Peter Schwarz imzasıyla yayınlanmış olan bir makaleye göre hükümetin Maaβen’da ısrar etmesinin altında AFD ile köprü kurmak ve onun devlet organlarının içinde görevli olan sempatizanlarına destek mesajı vermek istemesi yatıyor. Tam bu noktada akla takılan soru; Alman hükümetinin ırkçı bürokratlara ve devlet memurlarına hangi nedenle destek mesajı vermeye ihtiyaç duyduğudur. Yine Peter Schwarz’a göre seçim anketlerinde gittikçe güçten düştüklerini gören koalisyon partileri polisin ve devlet güvenlik aparatının içindeki elementlere sığınma yoluna gidiyorlar. Söz konusu güvenlik aparatının bünyesinde Maaβen’ı örnek alınacak bir lider olarak gören kimi görevliler onun otoriter, yabancı düşmanı ve ırkçı fikirlerine sempati duyarak, “Sol” olarak nitelenen her şeye karşı nefret besliyorlar. Bu tespitini desteklemek için Anayasa Koruma Dairesi’nin 2017’de hazırladığı bir dosyaya dikkat çeken Schwarz, bu dosyada AFD ve aşırı sağcı örgütlerin müşterek çalışmalarına değinilmediğini; fakat kapitalizm, milliyetçilik ve AFD hakkında yapılan eleştirilerin “aşırı sol” olarak damgalandığını belirtiyor.

Geçen hafta “Der Spiegel’de” yayınlanan bir habere göre ise “Revolution Chemnitz” adlı Neonazilerden kurulu bir terör örgütü, Batı ile Doğu Almanya’nın birleşme günü olan 3 Ekim’deki kutlamalara kan bulaştırmak üzere geniş çaplı bir silahlı saldırı hazırlığı içindeydi. Alman Federal Savcılığı’nın yaptığı incelemelerin sonucunda söz konusu grubun yabancıları ve solcuları hedef alan seri cinayetler planladığı ortaya çıktı. Ayrıca tutuklanan Neonazilerin AFD ile ortak çalışma içinde olduklarının yanında polis ve Anayasa Koruma Dairesi tarafından da uzun bir zamandan beri tanındıkları anlaşıldı. Aynı haber World Socialist Web Site’ın 8 Ekim 2018 tarihli Christopher Lehmann imzalı makalesinde de yer buldu. Bu makalede Lehmann da tutuklanan Neonazilerin polis ve Anayasa Koruma Dairesi tarafından tanındıklarını doğruluyor. Lehmann ayrıca tutuklananlar arasında Tom W. adlı 30 yaşında bir Neonazinin 12 yıl önce Orta Saksonya’da “Sturm 34” (Fırtına 34) adlı korku ve dehşet saçan bir örgüte üye olduğunun bilgisini veriyor. Adını II. Dünya Savaşı’nda görev yapmış bir Nazi saldırı tugayından alan “Sturm 34” örgütünün üyeleri hakkında daha o zamanlarda ciddi bir soruşturma yapılmadığı gibi örgütün lider kadrosu, aleyhlerinde açılan davalardan düşük kefaletle serbest kalmışlar. Ancak Lehmann’ın makalesinin belki de en can alıcı yanı 2009 yılında Südwest Rundfunk (SWR) adlı yayın organının ortaya çıkarttığı bir bilgiye işaret ediliyor olması. Bu bilgiye göre “Sturm 34” adlı Neonazi örgütünün kurucusu önceden Anayasa Koruma Dairesi’nde çalışmış emekli bir polis olan Matthias Rott’du. Matthias Rott’un devlet güvenlik görevlileri ile defalarca kez buluşmuş olduğuna dair hazırlanmış olan bir dosya incelenmek üzere Dresden Asliye Mahkemesi tarafından isteniyor; ancak Saksonya İç İşleri Bakanlığı devlet güvenliğini gerekçe göstererek dosyayı mahkemeye vermeyi reddediyor.

Peki, aynı yıllara denk gelen 2000 ve 2006 yılları arasında Almanya’da küçük ticari işletme sahibi sekizi Türkiye ve biri Yunanistan vatandaşı olmak üzere dokuz göçmeni katleden “NSU” adlı Neonazi terör örgütünün “Sturm 34” ve diğer Neonazi örgütleri ile arasında hiçbir bağ yok muydu? NSU dokuz cinayeti işlemeyi ve sayısız soygunu yapmayı altı yıl boyunca yakalanmadan nasıl başarabildi? Örgüt üyelerinden Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt’ın 4 Kasım 2011’deki ölümleri gerçekten intihar mıydı? Onca şüpheye rağmen Alman polisi neden yıllarca hiçbir delil olmadığı halde uyuşturucu mafyasının izini sürmek istedi? Örgüt ile devlet içindeki bazı odaklar arasında bir bağlantının mevcut olduğuna dair daima bir şüphe varken, bu şüphenin üzerine neden gidilmedi? 2011’de örgütün üçüncü üyesi olan Beate Zschäpe’nin polise kendiliğinden teslim olması sonucunda açılan davada kamuoyunun beklediği detaylara girmeden Zschäpe’nin ömür boyu hapse çarptırılmış olması tüm sorunları gerçekten çözdü mü? Çözdüyse, bu davadan çok kısa bir süre sonra Chemnitz’de çıkan olaylarda Neonazilerin sergiledikleri özgüvenin ve cüretin kaynağı neydi?

Yapılan istatistiklere göre, Almanya’da 2017’de mültecilere karşı toplam 1713 ırkçı saldırı gerçekleşmiş. Bu saldırılardan 23’ü ağır kundaklama vakaları olurken, geri kalan 1364 saldırıda ise bombalı saldırı, taş fırlatma ve silahlı saldırı olayları söz konusu. İngiltere’de yer alan Warwick Üniversitesi, AFD’nin Facebook sayfası üzerinden yapmakta olduğu nefret söylemleri ile mültecilere yapılan saldırılar arasındaki bağlantı hakkında geçen yıl bir araştırma yayınladı. “Fanning the Flame of Hate: Social Media and Hate Crime” başlığı altında yayınlanan bu araştırmada AFD’nin sosyal medya sayfalarından yaptığı nefret söylemleri ile ırkçı saldırıların sıklığı arasında doğrudan bir bağlantı olduğu tespit edildi. Söz konusu araştırmada ayrıca, polisin bu tür saldırılara müdahale etmekte genelde geç kaldığı, sonrasında takipçisi olmadığı ve bu saldırılardan pek azını medyaya bildirdiğine işaret ediliyor.

Yukarıdaki bilgilerden hareketle Chemnitz’in ne ilk ne de son olduğu rahatlıkla söylenebilmektedir. Doğu eyaletlerinde yoğunlaşmış olan çeşitli Neonazi örgütleri, Almanya’nın diğer eyaletlerine de hiçbir engelle karşılaşmadan üye sayılarını ve örgütlenme tecrübelerini arttırarak yayılmışlardır. Bu örgütlerin tümünün her an şiddet çıkartmak için tetikte bekledikleri ya da bekletildikleri anlaşılmaktadır. Olayların planlanması, çıkış biçimleri ve örgütlenmesi herhangi bir aşırı sağcı grubun becerisini ve tecrübesini aşmaktadır. Bu grupların devlet güvenlik organları içinde yer alan destekçilerinin veya yandaşlarının tekil kişilerden oluşmadığı, aksine en yüksek mevkiden tabana kadar söz konusu organların tüm birimlerine sızdıklarının yanında Alman hükümetini etkileyecek kadar belirleyici olmaya başladıkları da görülmektedir. Bundan hareketle Almanya’da ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde ortaya çıkacak muhalif hareketlerin bastırılmasında ve sindirilmesinde aşırı sağcı faşizan grupların devlet güvenlik organları ve siyasi iktidarlar tarafından kurgulanan devlet politikaları çerçevesinde kullanılacakları belirginleşmeye başlamıştır. Her geçen gün çalışan nüfusun aleyhine kötüleşen genel ekonomik durumun gidişatına bakıldığında, olası baskı politikalarına iştirak etmede, hatta azmettirmede sermayenin de parmağının olduğu aşikârdır.

Bu nedenle son olarak kendini Almanya’da “yerli ve milli” politikaların yegâne temsilcisi olarak göstermeye çabalayan AFD’nin lideri Alice Weidel’a da değinmekte fayda var. Alice Weidel, 2007/2008 Küresel Finans Krizi’nin tetikçisi olan ve krizin tüm yükünün dünya emekçi nüfusunun üzerine yüklenmesine yol açan uluslararası yatırım bankası Goldmann Sachs’ın eski menajerlerinden. Krizden sonra Alianz Global Inventor gibi ultra zenginlerin mal varlıklarının ve vergi cennetlerindeki yatırımlarının yönetimini kontrol eden firmalarda tecrübe edinen ve bu tecrübesini artık kendi şirketi vasıtasıyla satmaya karar veren Weidel, sonrasında yalnızca alt ve orta sınıfa mensup Almanların hakkını savunacağını iddia eden “yerli ve milli” AFD’nin kurucu üyesi oldu. Özetle, üzerini biraz kazıyınca, kimlerin kime hizmet ettiği, kimin çıkarlarını korumak için kimleri kime karşı sokağa saldığı gün gibi ortaya çıkıyor.