'Arap B​aharı'nın 5. yılı: Elimizde ne ​var?​

Çağdaş Oklap - İleri Görüş

Tunuslu emekçi Muhammed Buazizi anısına, saygıyla...

Eski dünya ölüyor, yeni mücadeleler doğuyor (1)

“Arap Baharı”nın 5. yılını geride bıraktık. Tunuslu emekçi Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vererek başlamasına vesile olduğu “Arap Baharı”, tüm dünya Marksistlerini “Arap sokağının politik sosyolojisi” üzerine ciddi bir tartışmaya davet etti.

Arap Baharı’nın solda, “Devrim mi? Turuncu devrim mi?” kavram çiftine sıkış(tırıl)ması ise verimli geçebilecek bir tartışmanın oldukça sığlaşmasına neden oldu. Bu sığlaşmayı aşmak için ise öncelikle, “Devrim nedir?” konusuna ilişkin olarak marksizmin devrim olgusuna nasıl baktığına dair bir netlik gerekiyor.

MARKSİZM VE DEVRİM
Marksizm açısından devrim, toplumsaldan yalıtılmış şiddet veya çatışma olaylarına referans vermekten ziyade, tarihsel olarak, verili bir toplumda temeldeki çatışmalara yön veren, nesnel yapısal çelişkilerden doğan sınıf temelli bir harekettir. Verili bir toplumsal formasyondaki devrimci çelişki bir üretim tarzı içerisindeki toplumsal güçler ile toplumsal üretim ilişkileri arasındaki uyumsuzluktan doğar. Bu noktada Marx’ın; “Gelişmelerin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretim güçleri, o zamana kadar içinde devindikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunun hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, koskocaman üstyapıyı, çok ya da az bir hızla altüst eder”(2) cümlelerinin oldukça açıklayıcı olduğunu söyleyebiliriz.

Diğer yandan bir başka hatalı bakışın varlığına da işaret etmek gerekiyor: Devrimleri, tarihsel süreç içerisindeki "sıçramalar"dan ziyade, "mutlak kopuş" olarak görmek. Bu bakış açısındaki temel hata, süreklilik-kopuş diyalektiği içerisinde ilerleyen tarihsel sürecin verili bir anında, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki, kopuşun sürekliliğe ağır basmasına ve devrimci bir sıçrama gerçekleşmesine neden olduğunun gözden kaçırılmasıdır.

Yukarıda söylenenler, devrimlerin siyasal devrim kısmına ilişkin.

Peki ya toplumsal devrim?

Toplumsal devrim, bir üretim biçiminden daha ileri bir aşamadaki başka bir üretim biçimine tam olarak geçildiği çok daha uzun süreli bir dönemi tanımlar. Bu anlamıyla toplumsal devrim, siyasal devrimden çok önce başlar. Siyasal devrimi kapsar ve hatta o bittikten sonra iktidarı ele geçiren sınıfın devlet aygıtının artık ele geçirmiş olması sayesinde yaptığı köklü reformlarla, çok daha hızlı bir şekilde devam eder.

‘ARAP BAHARI’: DEVRİM Mİ?

Yukarıdaki çerçeveyi esas alırsak Arap Baharı bir devrim midir? sorusuna da bir yanıt verebiliriz: Arap Baharı “olay”ı ilk çıkışıyla bir devrim değil ama devrimci durumdu.(3) Geçmiş zaman kipi kullanmamın nedeni ise, emperyalist merkezler açısından, Arap coğrafyasında kendilerine göbekten bağlı ve onların yardımlarıyla ayakta duran rejimleri kaybetme riskinin gözle görülür biçimde açığa çıkmasıyla devrimlerin çalınması için fırsatların aranmaya başlaması neredeyse eş zamanlıdır. Bu noktada, emperyalizmin müdahalelerini görmezden gelmek, sol-liberal siyasal körlüğün alamet-i farikasıdır. Liberal sol tarafından, emperyalizmin Arap Baharı’nın kışa (4) dönüşümündeki etkisini yok saymak ya da Libya ve Suriye’de yaşanan ve hala da yaşanmakta olan bunca vahşete ‘’devrim’’ deme aymazlığı da not edilmeli. Marksizmin, Arap halklarının çalınan devrimlerine ilişkin olarak, bu siyasal körlükle hesaplaşmaması düşünülemez bile.

Emperyalist merkezler için aranan fırsat, Libya’da karşılarına çıktı. Her ne kadar, ‘’teröre karşı’’ savaşta NATO ittifakının bir müttefiki olsa da Kaddafi’nin; 'Arap sokağı'ndaki dengenin aleyhlerine döndüğünü farkeden Atlantik ittifakı tarafından petrol, siyasi istikrar ve neo-liberal düzene tam eklemlenme süreçlerinde bir tıkayan etkisine sahip olması nedeniyle devrilmesine karar veriliyordu.

‘ARAP BAHARI’: TURUNCU DEVRİM Mİ?
Tunus ve Mısır’daki süreci analiz ederken ortaya çıkan temel problem, muazzam ölçüde büyük kitle hareketlerini ve sınıf mücadelelerini, "ABD’in bölgeyi yeniden yapılandırması/emperyalizmin restorasyonu" gibi "tezler"e kurban ederek turuncu devrim diye etiketlenmesdir. Ve bu haliyle, Türkiye solunda 60’lı ve 70’li yılların popüler olan boş kap tartışmasını anımsatmaktadır. Bu devasa kitle hareketlerine ve sınıf mücadelelerine turuncu devrim etiketi vuran sosyalistlerin, Haziran İsyanı’nında da liberalizm arayışlarını ise steril bir devrim(cilik) beklentisi olarak sınıf mücadeleleri tarihine not edildiğini de rahatlıkla söylebiliriz.

Bununla birlikte, Tunus ve Mısır’da emekçi kitlelerin ideolojik düzlemde islamcılığa meyyal vermeleri, sınıf çatışmaları yaşamadıkları anlamına gelmiyor. Ya da diğer bir deyişle, dinsel taassubun bağnazca yaşandığı toplumlarda dahi sınıf mücadelesinin sürüp gitmediği anlamına ise hiç gelmiyor.

SSCB’in çözülüşüyle birlikte tüm dünyada geri çekilen ama özellikle geçmiş pratikler düşünüldüğünde, bugün için Ortadoğu’da ciddi bir prestij kaybı yaşayan sosyalizmin Arap halkları nezdindeki ikna ediciliği de ortadayken; kitlelerin kendiliğinden sosyalist bilinç elde edebilecekleri düşünülemez.

ARAP BAHARINDAN BUGÜNE: BİLANÇO

Emperyalist odakların Ortadoğu coğrafyasında, devrimci kabarışları/yükselişleri kendi lehlerine çevirme girişimleri ve başarıya ulaşmaları yeni bir olgu değil. Mısır’da ortaya çıkan sol bir milliyetçilik çeşidi olan Nasırcılık, yine Arap coğrafyasındaki çeşitli ülkelerinde ortaya çıkan ve iktidara gelen BAAS rejimlerinin yaydığı anti-emperyalist politikaları dengeleyen unsur, 1979 yılına kadar Şah İranı’ydı. 1979 yılında Şah’ın devrilmesi ve İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla, aynı yıl imzalanan İsrail-Mısır Barış Anlaşmasıyla (anlaşma 1978’de imzalanan Camp David Sözleşmesi’ni temel alır.) eski müttefikler düşman, eski düşmanlar yeni müttefik haline geliyordu.

Kuşkusuz tek değişmeyen müttefik Suudi Arabistan ve onun etkisindeki körfez emirlikleri olduğunu eklemek gerekiyor. Bu devletler, Hindistan asıllı İngiliz marksist Vijay Prashad’ın deyimiyle "Arap Nato"su olan, Körfez İşbirliği Konseyi’ni (KİK) kurarak Atlantik ittifakının bölgedeki çıkarlarını korumayı kendilerine görev addetmişlerdi. Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen’de başlayan isyanlar işte bu statükoyu bozdu. Ve yine Prashad’ın deyimiyle, "düzenin şahinleri, değişimin güvercinlerini zincire vurmak için her türlü teşvike başvurdular."

Arap Baharı’nın çıkışı itibariyle bir devrimci durumu imlediğinden bahsettik. Bu devrimci durum elbette bir anda ortaya çıkmış değildi; bir sürecin sonucuydu. Atlantik güçlerinin gereksinimlerine açık olunması anlamına gelen infitah süreciyle başlayan neo-liberalizm eksenli reformlar, Arap emekçi sınıflarının daha da yoksullaşması anlamına gelirken, ciddi bir sınıfsal polarizasyonu da gözle görülür hale getiriyordu. Bu reformlar, Atlantik ittifakının finansal kurumlarını Arap coğrafyasında daha da semirtirken, Zeynel Bin Ali (Tunus) ve Hüsnü Mübarek (Mısır) örneklerinde görüleceği gibi, emperyalizme göbekten bağlı olan yöneticilere muazzam bir mali fonlar sağlamayı amaçlıyordu.

Bu durum, emekçi sınıflarda giderek artan bir hoşnutsuzluğu ve hemen ardından önce Tunus’ta ardından Mısır’da ciddi protestoları beraberinde getirdi. Emperyalist odaklar açısından bakıldığında, Mısır’da başlayan ayaklanmanın Mübarek’i düşürme ihtimali İsrail açısından işleri ciddi biçimde karıştırma olasılığını doğuruyordu. Bahreyn ve Yemen’de başlayan protestoların dozajını arttırması ise, Suudi Arabistan ve Körfez emirlikleri açısından ciddi çalkantı anlamına geliyordu.

17 Aralık 2010 yılında Muhammed Buazizi’nin kendini ateş vermesiyle Arap Baharı’nın fitilinin ateşlendiği ülke olarak Tunus, ciddi bir işçi hareketine ve sol siyasal geleneğe sahip olmasıyla Arap Baharı’nın coğrafyasını oluşturan diğer ülkelerden farklı bir yerde konumlanıyor. Bununla birlikte, Arap Baharı’nın hem ardından yapılan seçimlerde, Müslüman Kardeşler’in Tunus kolu olarak kabul edilen Nahda Hareketi iktidara gelmesi ise mücadelenin ‘’demokrasi’’yi aşan bir stratejiye sahip olmamasının sonuçları açısından ders niteliğindedir.

Zeynel Bin Abidin Ali zamanında yasaklı olan hareket ve İngiltere’de sürgünde bulunan lideri Raşid Gannuşi’nin "ılımlılık" konusunda AKP’yi oldukça etkilediği biliniyor. Nahda’nın 2011’deki seçimlerde yüzde 29’luk bir oy almasında “demokrasiyi destekliyoruz, değiştik-dönüştük” söylemi ve bu söylemin arkasındaki emperyalist hegemonik liberal demokrasi masalı oldukça etkili oldu. Dinsel motifle neo-liberal politikaları tekrardan diriltmeye başlayan hareket, AKP’in izlediği emperyalizme "ülkedeki tek alternatif benim" stratejisine benzer bir strateji izleyeceğinin sinyalleri görülmektedir.

Diğer yandan, Şükrü Belayid ve Muhammed İbrahimi gibi solcu-sosyalist önderlerin, islamcılar tarafından uğradıkları suikastlar sonucu katledilmeleri ve artan laiklik temelli sokak muhafeletinin varlığı, ülkede neo-liberal islamcı hegemonyanın kurulmasındaki en büyük engeli oluşturdu. Kriz, hükümetin istifası ve ‘burjuva laik’ Nida partisinin seçimleri (2014) kazanması Nahda’ya karşı laiklerin zaferi olarak NATO ittifakı tarafından sevindirici karşılandı. Kısacası, neo-liberal politikalarda bir değişikliğe yol açmadı. Diğer yandan Nahda döneminden kalan islamcı hegemonya kurma girişiminin, ülkeyi IŞİD’in militan deposu haline getirmiş olduğunu da unutmayalım.

Marksistler açısından ise, ama özellikle Türkiyeli marksistler açısından Tunus’tan çıkarılacak sonuçların başında, sol hareketin hangi özgüllükte olursa olsun mücadele edilen güncelliği aşan bir stratejiye sahip olmasının zorunluluğudur. Bu zorunluluk yerine getirilmediğinde ise olanlar açısından Tunus, emekçi sınıfların siyasi taleplerinin burjuva siyaseti tarafından içerilmesinin, laiklik mücadelesinin emekçi bir karaktere oturtul(a)madığı sürece düzen içi kalmaya mahkum olduğunun amprik kanıtı olarak durmaktadır.

Lakin, umutsuz olmayalım. Mağrib’in bu küçük ülkesinde, işçi sınıfı hareketi ve sol/sosyalizan temelli sokak muhalefeti hala güçlü durumda. Bu güç, Muhammed Buazizi’nin kendisini ateşe vererek yaktığı ateşten 5 yıl sonra bugün kendini, Sungur Savran’ın deyimiyle "İşsizlik İntifadası"yla ifade ediyor. Bu gücün nereye evrileceğine ise sınıf mücadelesinin seyrinin belirleyeceğini söylemek, her marksistin üzerinde hem fikir olmasını umduğumuz yalın bir gerçektir.

Arap Baharı’nın ülkemizi en çok etkileyen ülkesi olarak Mısır, Arap coğrafyasının hem en kalabalık ülkesi hem de Arap ülkeleri üzerindeki "liderlik" pozisyonu açısından ise oldukça önemlidir. Tahrir Meydanı’nı dolduran milyonların dillerindeki “Onların yedikleri güvercin ve piliç, biz ise her zaman fasulye yeriz” şarkısı bile, Mısır’daki isyanın sınıf temeli hakkında bize bir fikir verdiğini söyleyebiliriz.

Hüsnü Mübarek’in iktidarda olduğu yıllar, Mısır emekçi sınıfları nezdinde Nasır rejiminden geriye kalan tüm sosyal hakların törpülendiği yıllardır. Buna karşın 2000-2005 yılları arasındaki ikinci Filistin intifadasının tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasındaki sarsıcı etkisi ve bu etkinin bölgedeki tüm sınıfları yatayına kesen bir dayanışma seferberliğini tetikleyerek Mısır’da kendiliğinden gelişen işçi hareketleri ve grev dalgasını gündeme taşıdı. Bu işçi hareketinin en başat özelliği ise, geçmişin işçi hareketlerine nazaran kamu sektörüyle sınırlı kalmaması, bir önceki dönemin işçi hareketlerine ya da Ekmek Grevleri kuşağına göre daha militan ve daha radikal bir kuşağın doğumuna işaret etmesiydi.

Tahrir’in nedense göz ardı edilen emekçi karakteri, 2000’li yıllarda yükselmeye başlayan işçi hareketleri dalgasının, 2008’deki büyük grevin devamı niteliğindedir. Tahrir’de 2008’dekine nazaran daha fazla ‘’özgürlük’’ sloganı atılmış olması, Tahrir’in emekçi karakterini liberalleştirmiyor. Tam tersine, sınıf hareketinin özgürlükçülükle nasıl ilişkilenmesi gerektiğine ilişkin sorular sorulmasını sağlayan anlamlı girdiler yapıyor.

Tahrir’i dolduran milyonlar, Mübarek ve ordu ittifakıyla özdeşleştirdikleri baskıcı, despotik iktidara ve onun neo-liberal politikalarına karşı özgürlük ve emek için ayaklanladılar. Bu durum, ülkedeki sınıf mücadelesinin keskinleştiği, ülkenin bir devrimci duruma doğru hızla gittiğini işaret ediyordu. Lakin Mısır solunun zayıflığı bu devrimci duruma müdahaleye mahal ver(e)miyordu ya da başka bir ifadeyle, kendiliğinden bilinci kendinde bilince dönüştürecek özne tarih sahnesine çıkamıyordu.

Bununla birlikte, ülkedeki güçlü bir geleneği bulunan ve Müslüman Kardeşler’de somutlanan karşı-devrimci islamcı hareketin kitlelerin kendiliğinden bilincini kendi ideolojilerine eklemleyerek iktidara gelişleri, sadece Mısır solunun zayıflığıyla açıklanamaz. Enver Sedat’ın, islamcılıkla islamcılık yaparak mücadele etme stratejisinden -ki bu strateji, islamcılar tarafından öldürülmesini engellememiştir.- Mübarek’in ise tam tersi politikayla islamcıları baskı altına alarak, düzen dışına itme stratejisine evrilirken, Müslüman Kardeşlerin toplumun gözeneklerine nüfus eden bir örgütlenme stratejisini oluşturmasına imkan verdi. Bu stratejiye yaslanan ve toplumda hegemon güç haline gelen Kardeşler, Mübarek’in neo liberal güvenlik devletine alternatif olarak Tahrir’in taleplerini temsil edilebilecek bir potansiyel barındırdığı iddiasıyla iktidara yükseliyordu.

Hızla iktidara yükselen Kardeşlerin düşüşü de aynı hızla oldu. Aradan bir yıl geçmeden Kardeşler iktidarı, kendilerine iktidar kapılarını açan Tahrir meydanın, kendilerine karşı yeniden kitlesel gösterilere mekan olmasına tanık oluyordu. Çünkü, kendilerine iktidar olma olanağı sağlayan Tahrir’in talepleri aynı yerinde duruyor, buna karşın islamcı hegemonya tüm topluma kabul ettirilmeye çalışılıyordu. Emperyalizmin islamcılığın Tahrir’in taleplerini düzene mas edemeyeceğinin farkına varmasıyla, Mısır’da iktidar bloğunda her zaman özel bir yere sahip olan ordu bu göreve talip oldu. Bu noktada, Mübarek sonrasında, ordu demokratik sürece müdahale etmeyerek, hatta islamcıların iktidara gelişine dahi ses etmeyerek ‘’temiz’’ kalmış ve Tahrir’in sözde çağrısına uyarak, iktidarı ele aldı. Bugün, Mısır’a bakıldığında Sisi yönetimi, Mübareksiz bir Mübarek rejiminin inşasına soyunmuş durumda.

Bitirirken, Arap Baharı bütün bir süreç olarak Marksistler açısından oldukça önemli derslerle dolu. Arap emekçi sınıflarının omuzlarında yükselmeye başlayan, hem ardından da emperyalizm tarafından hummalı bir dizayn verilmeye çalışılan Arap Baharı, bugün için yenilmiş görünüyor. Ama, Rosa Luxemburg’un sözlerini biraz değiştirerek sorarsak; “Kahire’de, Tunus’ta ve başka yerlerde, düzen hüküm sürüyor” diyebilir miyiz? Belki de, bu soruya cevabı, 1987 yılında Mossad tarafından suikast sonucu öldürülen, Arapların Gramsci’si lakaplı Lübnan Komünist Partisi önderlerinden, Hassan Hamdan (Mahdi Amel) veriyor: “Direndiğimiz sürece bizi yenemezler.”(6)

1) Antiono Gramsci, Hapishane Defterleri, syf:120

2) Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisi’ne Katkı, syf.39

3) Lenin’in devrimci durum tanımı yeniden tekrarlarsak: Yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği, ve tüm toplumu saran ekonomik bunalım anıdır.

4) Vijay Prashad, Arap Baharı, Libya Kışı adlı kitabı, Libya özelinde emperyalizmin Arap Baharı’na müdahalesini oldukça iyi anlatıyor.

5) İnfitah Süreci: Açılım anlamına gelen infitah, Enver Sedat’ın kendisinin de kurucusu olduğu Nasırcılık ve Arap sosyalizmi politikalarından, kapitalizme eklemlenme sürecini anlatmak için kullanılır. Bu sürecin temel belirleyeni, hızlı özelleştirme, emekçi sınıflarının sosyal haklarının tırpanlanması vb. politikalarıdır. Bizdeki 24 Ocak Kararlarıyla karşılaştırılmalı okuması, önemli veriler sunmaktadır.

6) Hassan Hamdan, Conflict of Arab Civilization or Conflict of Arab bourgeoisie? (Arap medeniyetinin çatışması mı? Arap burjuvazisinin çatışması mı?) http://www.jadaliyya.com/pages/index/7672/hassan-hamdan-mahdi-%60amel_a-profile-from-the-archi

DAHA FAZLA